font-size:14px;font-weight:bold; color:#006699; border:1px solid #CCC; padding-top:2px; padding-left:3px; padding-right:3px; margin-left:2px; margin-right:2px; } .showpageNum a:hover { text-decoration:none; color:#3c78a7; border:1px solid #1584d9; background:#f0f4f7; } .showpagePoint { background:#3c78a7; font-size:14px;font-weight:bold; padding-top:2px; padding-left:3px; padding-right:3px; color:#fff; border:1px solid #CCC; } .showpageOf { clear:both; padding:15px; text-align:center; font-size:12px; font-weight:bold; color:#999; } .showpage a { font-size:14px;font-weight:bold; padding-top:2px; padding-left:3px; padding-right:3px; color:#006699; border:1px solid #CCC; } .showpage a:hover { border:1px solid #1584d9; text-decoration:none; }

Sayfalar

Perşembe, Nisan 30, 2009

Beklediğim duraktan geçen otobüslerde sen hala yoksun



Seni çok özlüyorum, bilmediğin kadar çok özlüyorum, yeniden sana kavuşmak istiyorum, ama önemli olan benim kavuşma isteğimden ziyade senin kavuşma isteğin, seni aramak zor geliyor, ya reddetsen diyorum, arayamıyorum, ama seni özlüyorum, tarifsiz kederler içinde özleyeceğim, ama karşıma Orhan Veli çıkıyor ve bu lafın patenti bana ait diyor, sonra yeni bir kelime arıyorum, tarif arıyorum, ondan sonra Arif’e tarif gerekmez demek istiyorum, ama biliyorum ki ben bir mecnunum, çöllerde savaşamıyorum, ama çayda boğuluyorum, Keşke bir yudum çay daha içme şansım olsaydı, ama biliyorum belki de yok, her boşluğa düştüğümde tutunacak başka dallar ararken her yol sana çıkıyor, neden bilmiyorum, her yol sana çıkarken ben çıkmaz sokakta tıkandım kaldım.
Damarlarım tıkalı, gözlerim açık senin yerini doldurabilecek birilerini arıyorum, ama bulamıyorum, bulamıyorum, hayatımın içinde senin hala bir yerin var, her şeye rağmen yine de sen sen diyebiliyorum, dilimde olmasa bile aklımda hep adın var. Sen kimsin bunu merak ediyorsun belki de, acaba ben miyim diyorsun. Belki de sensin, evet sensin, uğruna beklediğim bekleyebileceğim sensin. Sana yakın bir yerden geçtiğimde hep seni görmek istiyorum, bilmek istiyorum nerdesin, özlüyorum seni, günden güne daha da özlüyorum. Kimi zaman aklım ile başım arasında kopukluklar olabiliyor. Sen benden koptuğundan beri aklım başımdan kopuyor, sana gidecek bir köprü arıyorum, Unkapanı tıkalı, Galata sen kokuyor, boğaz köprülerinde geçiş ücretleri var. Geçenlerde sana gelebilirim diye geçtiğimiz yollardan yürüdüm, o seni bıraktığım durakta yeniden otobüs bekledim, belki sen sende orda olursun diye.

En iyi blogcunun ipleri


Yaz mıyım diyorum şu blog kategorisinde, yapmayım şunu diyorum, ama dayanamıyorum. Birileri bu Milliyet bloglarında yazanlara şu söylemek gerekiyor, ya tabir caizse tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış atasözünde, dağ olabileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz, maalesef size tavşan rolü düşer, beni bile bu küçücük alana sıkıştırdınız, yani birçok yazacak konu varken, durup durup blog yazıyorum.
Ey beni burnu büyük olmakla suçlayanlar, ya hani beni ata benzetenler, Allah aşkına at gözlüklerini çıkarın bir bakın, nasıl bir oyun oynamaktasınız ve oyunla nasıl kendinizi avutmaktasınız, her seferinde aynı grubun bir üyesi çıkıyor yazıyor da yazıyor, Allah’tan yazıyorlar da bana yeniden yazma, bol bol gamze dağıtma fırsatı veriyorlar. Benden nefret edenlere sadece söyleyeceğim şu, bırakın benimle ilgilenmeyi, ben sizinle ilgilenmiyorum, ha o zaman neden yazıyorum, seviyorum sizinle oynamayı, istediğim zaman ortaya çıkıp, ondan sonra ortalığı karıştırıyorum. İpler benim elimde, çünkü siz her zaman kavgaya hazırsınız, uzatmış tırnaklarınızı bekliyorsunuz, hayatta kazanamadığınız mevkileri burada kazanma peşindesiniz.
Yazılarıma yorum gelmemesini eleştirenler aldığım yorumları yaptığım yorumlara bölsünler ne oran çıkıyor bir de kendileri için aynı işlemi yapsınlar. Şunu bilin ki önerilerime aldığım yazılar dışında hiçbir yazdığınız yazıyı beğenmedim. Kendi yazdıklarımı da beğeniyorum, hepsini mi evet hepsini, çünkü bunu duymak sizi deli ediyor. Siz deli oldukça ben daha da keyifleniyorum. Ortada paylaşılacak olan bir şey de yok, ama paylaşamıyorsunuz, ha buranın bir zirvesi varsa, orada da ben oturuyorum. Burada yazmışlardan bir tek Mehtap Erel benim gözümde önemlidir ki o da sırf okuduğum bir dergide yazıyor diye. Ha bu blogu birbirinize haber verip yeni saldırıya geçebilirsiniz, ama sizinle çok da ilgilenemiyorum kusura bakmayın. Şimdilik böyle kendimi arada gösterip inzivaya çekiliyorum. Birde lütfen blog dünyasını sadece Milliyet Blog’dan ibaret görmeyin, bir dönün bakın kimler ne yazıyor. Ya bana ukala diyorsunuz da bir kere de hiç tanımadığınız bir yazarı şu sayfalara taşımadınız bense sevdiğim her yazıyı buralara alıyor , link veriyorum, en iyi size öğretebilmek için.

Her emek bir ekmek, kim bilir ne kadar yenecek kötek


Yarın Bayram, işçinin bayramı herkesin bayramı hediyeler içinde geçerken, herkes bir heyecan duyarken, işçi bayramının ana konusu yenecek coplara karşı yapılacak hazırlıklar, şu Taksim konusunda şunu söylemek isterim ki, bence meydanlar protestolarıyla da ünlü olabilmeli, hatta meydanlar uslu çocuklar olmamalı, şimdi böyle dediğimiz için tepki çekebiliriz, ama bu meydanlar bu işçilere en azından 1 Mayıs’ta açılmalı. Zaten hayatın normal zamanlarında işçilerin oldukça uzağında Taksim, onlar Taksim’de sadece iş için ya da hadi itiraf edelim kızlara bakmak için bulunurlar. Taksim barlarında, meyhanelerinde eğlenmek isteyenlerindir. Aslında Vali neden Taksim sorusunun cevabını arıyorsa, cevabı bulması kolay, siz neden Taksim’de polis günü kutluyorsanız Sayın Vali. Şu Muammer Güler’in İstanbul’a vali olacak gram karizması yok. Taksim’i yine işçilere açmayacağız birçok güvenlik gerekçesiyle, ama Taksim’i boş tutacağız ölü bir yer haline getireceğiz.
İşçi bayramı, diğer bayramlardan daha farklı, bir sınıfın bayramı, soylulara bir bayram zenginlere bir bayram yok, çünkü onlar için hayat her gün bayram, deliler bir de zenginler en çok bayramı hakkedenler, diğer yanda da bir şeyleri hakketmek için emek verenler. Aslında bu ülkenin unuttuğu bir kelime emek, emek verilince ekmeğe dönüşüyor, belki de bu yüzden seviyorum emeği, her emek bir ekmek.

Her emek bir ekmek
İşçi olmak bilinmeyen bir yetenek
İşçi başına bilinmez düşer ne kadar kötek
Şu Taksim’i ölmeden bir görsek.

Salı, Nisan 28, 2009

Sorun bence Ersun Yanal’da değil, takımlarda


Futbol dünyasında hızlı gelişmeler oluyor. Ersun Yanal Trabzonspor’da ki görevinden istifa etmiş. Bana kalırsa Trabzonspor yanlış yaptı, zaten bu takım şampiyon olmak için kurulmamıştı, ama lider olmaları sonra arka arkaya kayıpları taraftarı üzdü, oysa başlangıç da gerekli olan istikrardı onu başaramadılar, yine şampiyonluğu tercih ettiler ve bana göre çok iyi bir hocadan oldular. Birçok kez eleştirildi Yanal, hele Sivasspor maçında; ama bu sezonun en güzel futbol oynanan maçlarında hep Trabzonspor imzası vardı. Belki Sivas maçında farklı mağlup olmaları eleştirilebilir, ancak onlar maça kazanmak için çıkmışlardı ve evde ki hesap çarşıya uymadı. Trabzonspor Ersun Yanal ile devam etmeliydi, olmadı. Trabzonspor ve Türk futbol camiası bir türlü Ersun Yanal’a sıcak bakmadılar, tıpkı Şenol Güneş gibi, çünkü onlar sadece hoca olmaya çalıştılar. Sadece takımlarını yönetmek istediler.
Ersun Yanal’ın oluşturduğu takımlarda hep oyuncular aslında kendilerinden beklenenin üstünde performans gösteriyorlar, tamam bir dönem düşüş yaşanıyor, ama sabretmek gerekiyor. Ersun Yanal’ın başarısızlığa düşüşe geçtiği takımlar zaten hiçbir zaman Ersun hoca ile yakaladıkları havayı yakalamadılar, çünkü sorun Ersun Hocada değil bu takımların kapasitelerinin bu yükselişleri kaldıramamaları, nitekim Trabzonspor’da da böyle oldu.

Ersun Yanal Fenerbahçe’ye gelecek söylentileri var, eğer gelirse Fenerbahçe Şampiyonlar ligi şampiyonu olur, ama üç yıl vermek gerek Ersun Hoca’ya. Türk futbolunun altın takımını oluşturabilir. Ersun Yanal tek eksiği lobi, yoksa oldukça kaliteli bir hoca, Ankaragücü, Manisa, Denizli, Gençlerbirliği hiçbir zaman Ersun Hoca gibi tekrar yükselişe geçemedi, demek ki sorun aslında takımlarda, Ersun Hoca’nın suçu onları hayal edemeyecekleri yerlere getirmek.

Pazartesi, Nisan 27, 2009

Bizim kızlar ne ister


Kızlar ne ister, bir ara bir film vardı, kadınlar ne ister diye, hani hep konuşulur ya kızlar ne ister, aslında kızların istediği domine edebildikleri erkekler, yani bir yandan erkeklerin romantik olmasını isterken diğer yandan sert görünümlü erkekleri tercih ediyorlar. Kızlar aslında sürekli en kadar güzel olduklarını bilmek istiyorlar, olmasalar dahi ve bunu kendilerine hissettirebilecek erkekleri arıyorlar, erkekler onları vazgeçilmez olduklarına inandırmalı. Kızlar üstüne yazılan her yazı ya da şiir onların gururunu okşarken, aslında kızlar kendilerinin cinsellik için değil duygu için seçilmesini istiyorlar, ama cinsellik konusunda yetersiz olanları da hemen terk edebiliyorlar. Kendilerini kraliçe hissettirebilecek erkekleri arıyorlar, ama kral olmadan kraliçe olmak istiyorlar.
Kızların ne istediklerini bilmiyorlar, bilmemelerinin sebebi de sürekli bir karmaşanın içinde olmaları, onlar karmaşık bir yapıdalar ve bu karmaşanın içinde ne yaşamak istediklerini bilmiyorlar, bu yüzden hemen terk eder konuma gelebiliyorlar ve sanılanın aksine kızlar daha sadakatsiz sadece toplumun yargıları onları önlüyor ve ellerinde erkekleri istedikleri yöne çekecek gücün olduğunun farkındalar. Aslında neden böyle bir konu yazdım, çünkü kızların aslında klasik erkeklere dönüş yaşadığı hakkında bir yazı okudum, oysa ben tam aksine kızların daha modern yaşam tarzına dönük ilişkiler yaşamak istediklerini düşünüyorum, öncellikle Türkiye’de kızlar güzel görünme ve cinsellik yaşama basamağını geçmek peşindeler, yani Maslow teorisinin başındalar ileri gidebilmeleri için bu basamağı geçmeleri gerekiyor belki o zaman gerçekten klasik erkeklere bir dönüş yaşama şansları var. Oysa şimdilik bu ihtimal yok, onlar altyapısı olmayan bir gelişme ve aşk hayatının içinde olma çabası içindeler. Bu yüzden kimi zaman hatalar yapıp bedeller ödeyebiliyorlar.

Senin Şampiyon OLMA İhtimalini değil ben seni sevdim SIVASSPOR


Sivasspor şu an hayatımın en önemli nesnesi, her anım Sivasspor’u düşünmekle geçiyor, onların şampiyon olacağı anı heyecanla bekliyorum. Kalan 5 maç ve hiç geçmeyecek 450 dakika sonrası ulaşılabilecek bir şampiyonluk beni oldukça mutlu edecek. Onların şampiyon oldukları gün bana bayram hissettirecek, kendimi hep Sivasspor ile özdeşleştirdim. Onların başarıları ve umutları sanki benim umutlarım ve sanki beraber yeşeriyorlar. Sivasspor çok önemli ve şimdi bana çok daha yakınlar ve bu yakınlıkları beni mest ediyor. İkinci ligdeyken maçlarını izleyebilmek için kumanda kapmak için yurtta çektiğim çilelerden ki sadece 6 yıl önce, bugün her maçı izleyebilme şansını yakaladım. Statta olma şansını yakaladım ve hayatım boyunca ilk defa bir deplasmana maç izlemeye gitme hissim var, daha doğrusu İstanbul’da yaşadığım için Sivas bile bana deplasman, ama şampiyon olma yolunda eğer tur atacakları maç olursa nerede olsa gitmeyi planlıyorum. Sivas bana hep kim olduğumu hatırlatıyor, tarihinde acı olaylarda olsa ona olan aşkım hiç azalmayacak, belki sadece 4 yıl havasını suyunu tattım, ama kültürü hep içimdeydi.
Bugünde yazdığım gibi ben Sivas’ın şampiyon olma ihtimalini değil ben kendisini hep sevdim ve Türkiye’de olmayan ait olduğun coğrafyanın takımını tutma olgusu yüzden hep bağlıydım. Herkes kendi ait olduğu kültürün takımını tutarsa daha renkli bir lig yaşayabiliriz. Bu rengi verecek takımlardan biri de Sivasspor, Sivas’ın şampiyon olması müthiş bir arzu yaratacaktı. Trabzonspor bunu başardı ve onun başarısı bugün Sivas’ın da bu yarışın içinde olmasını sağladı. Geçmişte hep yarım kalan girişimler oldu, bu girişimlerden biri de Sivasspor’du.

Pazar, Nisan 26, 2009

Bir Siyah Beyaz bir de Kırmızı Beyaz kaldı, Sarılar, Lacivertler, Bordolar ,Maviler başka bahara


Ligin son anlarına yaklaşıyoruz. Bu hafta nerdeyse üç takım kesin olarak yarıştan koptu gerisinde kaldı yarışın, şimdi artık nerdeyse iki takım kaldı ve bu iki takımdan biri şampiyon olacak gibi, ortada 15 puan var ve ilk iki için her iki takımada 9 puan yetiyor. Hatta Sivas’a 8 puan dahi yetiyor. Sivasspor 8 puan alırsa Şampiyonlar ligine gitme şansını yakalamak için aday olacak, Sivasspor bir mucize peşinde adım adım ilerliyor. Sivasspor Trabzonspor’u herkesin çok beklemediği bir şekilde 3-0 yenmesi, herkesi büyük bir umuda soktu. Beşiktaş bugün Eskişehirspor’u yenerek yarışa devam ediyor ve Sivasspor’un ensesinde yer almaya devam ediyorlar. Yusuf attığı golle yine futbol tarihinin önemli bir yerinde kendine yer buldu. Trabzonspor artık UEFA kupası için mücadele etmek zorunda kalacak, onlarda Şampiyonluktan büyük ölçüde havlu attılar. Galatasaray’da bugün son dakika’da yediği gol ile UEFA kupasına katılma yolunda mücadele edeceğini gösterdi. Fenerbahçe ise daha kötü durumda, Bursaspor bugün kazanarak tam ensesinde yerini aldı. Gelecek hafta Beşiktaş’ı yenmeleri durumunda, Sivasspor için bu da bir avantaj olacak, kaybederlerse arkalarında bir Bursaspor tehlikesi var.
Kayserispor için lig bu sene bitti, Ankaraspor ve Gaziantepspor içinde. Gençlerbirliği hala düşme ateşini hissediyor, 35 puanları var. Antalyaspor da aynı puana sahip, ama yine de Kocaelispor’a umut vererek düşme mücadelesi yapanların sayısını artırdı. Eskişehir’de tehlikeli bölgede. Onlarda Beşiktaş’a kaybettiler. Ankaragücü umutlarını biraz daha artırdı. Fenerbahçe’yi yenmeleri biraz daha özgüven vermiştir. Konyaspor’da Kayseri’den tek puan aldı, bir yandan da son haftaya kadar düşme korkusunu içinde hissedecektir. Denizlispor ise Bursa’ya kaybederek iyicene ateşin içine düştü. İstanbul Büyükşehir garanti görülen büyük bir maçı kaybetti ve onlarda düşme hattının ilk takımı oldular. Kocaelispor ise Antalyaspor’u yenerek umutlarını hala taze tutuyor. Hacettepe ise matematiğe direniyor. Baros hala 19 golle krallıkta lider.

Gelecek hafta Denizlispor-Eskişehir
Konyaspor-Kocaelispor
İstanbul Büyükşehir Belediye-Gençlerbirliği
Beşiktaş-Fenerbahçe
Önemli maçlar olacak.

Gelecek hafta beraber çıkalım dediler


Bank Asya’da Pazartesi mesaisi kalktı, tüm maçlar oynandı, bugün Süper lige verilecek biletler olabilirdi, ama olmadı. Her iki bileti de takımlar geri çevirdiler. Manisa düşmek istemeyen Güngören’i yenemedi, Kasımpaşa ise Diyarbakır izin vermedi. Altay ise matematiğe sımsıkı sarılmış durumda bugün kazandılar. Umutlarını devam ettiriyorlar. Bu devam eden umudun sonunda Diyarbakır’ın ve Manisa’nın kaybetmesi sonucu bir Süper lig olabilir. Altay umutlarını devam ettirmek istiyor, ama 2 hafta kaldı. Boluspor ilk 6 içinde olmayı garantiledi ve onları da Play Off’da göreceğiz. Kasımpaşa’da bugün Diyarbakır’a izin vermedi ve 5.sırada yerini korudu. Karşıyaka’da Orduspor’a kaybedip ilk 6 için kendi dışında Adana, Ordu ve Rize’ye umut dağıttı. Böyle olunca 1.lig için İzmir takımlarını bu senede göremeyebiliriz.
Adanaspor ise kaybetti. Onlarda büyük bir fırsat teptiler. Böylece kovalamalarını sürdürmeye devam edecekler. Orduspor kazanarak önemli bir galibiyet aldı. Karşıyaka’yı yenerek 6 puanlık bir maç aldı. Rizespor ise Kartal’a kaybederek umutlarını iyice azalttı, ama matematik hala onlara umut veriyor. Karabükspor ‘da da ilk 6 için hala umutlar devam ediyor. Samsunspor’u yenen Gaziantep Büyükşehir Belediye bu ligde kalmayı garanti etti. Erciyes, Kartal, Samsunspor hepsi 38 puandalar ve bir puan onları ligde tutacak. Samsunspor 6 puanlık bir maçı kaybetti, Kartal çok önemli bir maçı kazandı ve Erciyes de çok önemli bir maç kazandı. Giresunspor ise Bolu’ya kaybetti ve tam ateşin içindeler. Sakaryaspor ise Altay’a kaybederek onlarda Giresun’u takılmasını bekleyecek, Güngören Manisa’dan bir puan aldı ve bu da başarı sayılabilir. Malatya ise düştü diyebiliriz, çünkü iki maçı da kazanıp üstten üç takımın kaybetmesini bekleyecekler.
Gelecek haftanın en önemli maçı Manisaspor ile Diyarbakır arasında oynanacak, eğer aynı saatlerde Altay puan kaybederse beraberlik de her iki takımda Süper lige çıkacak. Sakarya ise Samsunspor’u yenip bir kere daha ligde tutunabilir, dahası Samsun’u ateşin iyicene içine çekebilir.

Gribim var garibandan bulaşan


Gariplikler dünyasının adını değiştirmek gerek griplikler dünyası, birçok insan garip bir şekilde grip olurken, Meksika bandıralı ve ballandıralı bir grip virüsü dünyaya yayılmaya başlamış, sağır sultanında duyması için gerekenler yapılıyor ve bizde sağır olan sultanın bir interneti olduğunu düşünerek gribin domuzdan yayılanına selam ediyoruz. Biz domuz yemiyoruz diyenler domuz yememek çözüm değil; ayrıca ne nane yediğinizde belli değil, bir takım naneler yiyor olabilirsiniz. Domuz haramdı zaten diyenler içinde bir ara deli dana krizi olduğunu hatırlatmak isterdim, stepne de birde kuş gribi. Kanatlı hayvanlarla ilişkisini kestiğimiz hani.
Birde siz asıl domuzlar elimizde kalırsa yiyeceğimiz domuzları düşünün, bol domuzlu günler bizi bekliyor. Elde kalan domuzlar mutlaka tüketilecektir. Bunu da biz yapacağız, Domuz gribi dolaysıyla Almanlardan uzak durmak da gerekebilir. Bu sene güneyde çalışanlar kendilerine dikkat etsinler. Bana göre abartacak bir şey yok, her gün trafik kazasında ölme riskimiz oldukça fazla, işlemez bize domuz gribi falan.
Bu tip grip haberlerini bazen kasıtlı çıkardıklarını düşünmüyor değilim, belki de değişen dünya tüketim dengelerinden böyledir. Bir gün balığın kılçığından grip yayılmaya başladı diye de bir haber yapılabilir. Balık ve kılçığının gribe yolculuğu nerden başlar acaba? Karadeniz ülkesi Rusya olabilir. Dedim ya biz alışkınız hani Çernobil’i hatırlayın.

Anadolu takımları bırakın Sivas’ı Şampiyon olsun


Sivasspor şampiyon olur mu? İşte yine aynı kritik soru, olsun deyin, bırakın olsun, evet açık açık söylüyorum ligin rahat takımlarına, bırakın verin üç puanı Sivasspor’a, yıllardır futbolda sözde adalet isteyip iki de bir yaygara çıkaran bu takımlara karşın rekabet iyice artsın, Sivasspor şampiyon olsun, buna tüm Anadolu takımları çalışsın, dirensinler büyüklere, Anadolu futbolcusu bil ki, Semih Güneş dahi olsan Fenerbahçe’de yedeksin, ama Sivas’ta bir Mehmet Yıldız olabilirsin. Musa Aydın, Abdurrahman Dereli yarın Şampiyonlar liginde oynayabilme ihtimali varsa, bu ancak bir Anadolu takımıyla mümkündür. Yoksa senin büyüklerin gider Guiza’ya hiçbir şey yapmaması için 14 Milyon Euro verir. Ey Anadolu kulüplerinin hocaları sizi göreve bir türlü getirmeyen o kulüp başkanlarına sizin adınıza en iyi cevabı veren Bülent Uygun’un yolunu açın, o yolu açın ki, bu ülkede yine bir şeyler değişebilsin.
Birçok arkadaşın da dediği gibi, bu ülkede Şampiyonlar ligine gidip 8 yiyende var, sıfır çekende var, bırakın Sivas’ta gitsin, bırakın bu coğrafyanın başka yerleri de televizyonda gördükleri Tevezleri, Ronaldoları görsünler, Bülent Uygun laf attığı Arsen Wenger ile karşı karşıya gelsin. Bırakın bu takımlar Sivas’a gelsin. Trabzonspor nasıl ki adı duyulmamış oyuncularıyla Liverpool, Aston Villa ve daha birçoklarını yenebildiyse, bırakın Sivas’ta bu şansı alsın. Nasıl ki Galatasaray sadece 2 yabancı ile Şampiyon Kulüple Kupasında yarı final oynadıysa, Sivas’ta oynasın. Bizde daha düne kadar İngiltere’den 8 yiyen Milli takım değil miydik?
İyi futbol oynamıyor diyorlar, adamlar kök söktürdü, üç büyüklere, ama yok onlara şiir gibi top oynayan takım lazım, çünkü siz hala bu ligin takımlarını istenince beş atılacak takımlar zannediyorsun, o büyük kulüplerde oynayan futbolcularda böyle zannettiği için bugün önde olan Sivasspor. Şampiyon belki de yine olamayacak, ama en azından maçlarını zorla yayınlatmayı başardı bu bile büyük bir iş.
Sivasspor’lu oyuncuların şiddet uygulamasına gelince, her maç birbirlerine giren oyuncuları ne çabuk unutuyorlar, ne çabuk unutuyorlar, Zago ,Filipescu dalışlarını, 4 kırmızı kartı, Lincoln üstüne yürüyenleri, Otoparkta oyuncu dövenleri ne çabuk unutuyorlar.
Ha gelelim şu yönetici meselesine, Fatih Terim’in lobisinin arkasında kim var, bu üç büyük kulüplerinin yöneticileri, acaba hepsi helal paralarını mı bu kulübe yatıyorlar, ha birde bunların futbolcu dövdürenleri vardı galiba.

İtalya’ya fındık satalım


Geçen hafta Google aramalarında artış var, konular malum. Aramalar genelde malum konularda yapılmış. Biz yine de analiz edelim. Bu aralar Elif Özel diye bir hatunu şahane çıkmış, kendisinin özelliği de Doktorlar Dizisinde oyuncuymuş, bu Google da olmasa bazı insanları hiç tanıma şansımız olmayacak, tek kanalken ne güzel hep Kenan Paşa çıkardı; 1980’li yıllarda doğanlar kendisini tanırken diğerleri maalesef Kenan Paşa’yı tanımıyor. Oysa paşaların paşasıdır Kenan Paşa.
Bir arkadaşımız da camilerin bireysel hayata ve topluma katkılarını sormuş, eskiden iki adet nokta vardı, insanların toplandığı bunlardan biri kahvelerdi, diğeri ise camiler, şimdi ise ortamlar çoğaldı, dahası Reina’lar, Sortie’ler çıktı ortaya. Camiler insan hayatında aslında önemli olması gereken kurumlar, ama onları yaşlılara ya da cemaatlere terk etmeyi seviyoruz. Oysa cami insana kimi zaman huşu verir.
Yine bir başka merak edilen dini konu Bireysel Emekliğinin dinen faiz olarak algılanıp algılanmadığı, bana göre bir sakıncası yok, ama insanlar merak ediyorlar demek ki, bireysel emekliliğe para verecek kadar zengin dindarlarımız da var. Bir vatandaşımızda İtalya’ya fındığı nasıl satacağını aramış. Yalnız Türkiye fındık üretiminin%75’ine sahip ayrıca İtalya’da fındık üretiminde söz sahibi ülkelerden biri, Aganigi naganigi sloganı Türkiye’ye fındık satışlarını artırmıştı. İtalya dünya fındık üretiminin yüzde%17 sine sahip bir ülke. Bu arada bu ülkede Pippa Bacca adını halen Pippa Ağca olarak bilenler var. Pippa Bacca olayı bu ülkenin ayıplarından biridir. Mehmet Ali Ağca’nın papayı vurması da.

Blog; Sivyus’un yazdığıdır


Bir yazı yazdım sekiz gün önce amma ses getirdi. Öyle bir ses getirme ki o da ortalığı karıştırdı. Sekiz gün önce dedim ki en iyi blogcu benim, ama bazı arkadaşlar sağ olsun, abla ve ağabey değil çünkü sıkılıyorum ben abla ve ağabeyin üst bakışından, böyle bir üst bakış ki adamı yiyor bitiriyor, tam karar vermiştim ki en iyisi ben değilim, bugün yine bir arkadaşımla konuştum verdi bana gazı ve en iyi blogcunun ben olduğumu söyledi, öyle söyleyince o zaman yine bu eleştirileri kulak arkası etmek geldi içimden, ettiğim içinde kulaklarımın çınlamasını duymadım. Kendi yaptıkları işi o kadar büyütüyorlar ki, yani blog yazmanın bir günlük olduğunun bile farkında değiller, o yüzden o işe önem atfetmek için yepyeni kurallar koyup bu yolla kendilerini mutlu ediyorlar, kendi iç dünyalarından kendi bir numara olmalarını sağlayabilmek için başkalarına düşük numaralar verenler var. Bu numara verişler her zaman kendilerini öne çıkarmak için ama bilmiyorlar ki ben onları deli ederken, onlar beni yolumdan alıkoymuyorlar. Üstelik böyle küstahça davrandığım içinde bana için için kızıyorlar, hatta bazen dışarıya dahi vuruyorlar, bana vurmak içinde çeşitli sebepler buluyorlar, ama acımıyor, aksine onların elleri acıyor. Çünkü hiç biri ben en iyiyim diyerek diğerini kırmak istemiyor. O yüzden ben iyiyim diyemezler
Neyse efendim en iyi blogcunun ben olduğuma dair olan inancım halen sürmekte. Bu yüzden bu yazımdan da memnunum. Markaya gelince, evet markayım, ha bu markayı herkes sevmeyebilir, ama görmezden gelinmez, tıpkı Coca Cola gibi, inanın blog ne dediğinizde Sivyus’un yazdığı diyen çıkabilir. Ama marka demek her zaman iyi demek değildir. Bu yüzden benim marka olduğumu iddia etmem kimseyi kızdırmasın. Marka olmamın kimseye bir zararı yok. Marka olmak kötü değildir. Herkes kendi markasını oluşturabilir. Bende en iyi blogcu olduğumu iddia etmeye devam etmek istiyorum, bunu duymazdan gelmek mümkün, öyle benim gibi küçük gördüğünüz birini kale almayın, bakın zaten olumlu yorum yapanda yok, bende olumlu yorum yapan görmeyince bir kenara çekilirim Oysaki hakkımda yazılan yazılar beni daha da ateşlemekten başka bir işe yaramıyor. O yüzden kendilerini boşuna yormamalarını rica ediyorum.

Cuma, Nisan 24, 2009

Kaybeden Ersun Hoca oldu, Uygun Double dedi


Bugün Sivasspor final maçlarından birini oynadı ve maçtan önce Trabzonspor bana göre daha şanslı olan taraftı. Her iki ekipte final maçlarını kazanma konusunda sıkıntısı olan takımlardı. Bu açıdan bakıldığında aslında her iki takım içinde beraberlik tercih edilebilecek bir skordu, fakat her iki takımda bunu tercih etmeyecek kadrolar ile sahalara çıktılar. Maç başladığında Sivas golü erken buldu, dahası hemen 2-0 oldu, ardından Trabzonspor oyundan koptu ve kopuş oyununun tüm zevkini aldı götürdü. Böyle olunca Sivasspor’un hegomanyasında geçti. Böyle olunca da dün yazdığımız zevkli maç olacak yazısı yabana gitti.
Sivasspor yarışta büyük avantaj sağladı. Özgüven sağladı, Sivasspor bugün ortaya koyduğu arzu ile sonuna kadar gidebileceğini gösterdi, ama bunu yapabilmeleri için her hafta daha da fazla yaşayacakları final stresini kaldırabilmeliler. Bugün Sivas’ın yenmesi Beşiktaş’ı zor durumda bıraktı, onlarda artık kazanmaları gerektiğini biliyor bu da stres yapıyor. Diğer yanda Galatasaray umutlarını tekrar tazeledi ve şampiyon olabileceğini düşünüyor, bu düşünce onları daha da azimli yapabilir. Galatasaray bugün bir kere daha yarışa ortak olmanın mutluluğunu yaşıyor. Ligde düğüm aslında çözüleceği yere daha da karmaşık bir yapıya bürünüyor.
Ersun Yanal yine geri dönüş yaşıyor, aslında ona da yazık oluyor İyi bir hoca ve bu tip geri dönüşler yaşaması beni üzüyor. Sonuçta testilerden biri kırılmalıydı ve bugün kırılan Ersun Yanal oldu. Oysa bugün kırılan Bülent Uygun olsaydı, o zaten şimdiye kadar başardıklarıyla yeterince başarılı sayılıyor ve bu da Bülent Uygun için yeterli, çünkü o hiç hesapta olmayan bir takımı buralara getirdi. Oysa Ersun Hoca hep başaramayan konumunda oysa Ersun Hoca’nın ben Fenerbahçe’yi üç yıl içinde Şampiyonlar ligi şampiyonu yapacağını biliyorum, oysa Bülent Uygun sadece Sivasspor ile var olacak gibime geliyor. O yüzden bugün oynayan maç aslında ölç ü olmamalı. Sivasspor ile Bülent Uygun ayrı ayrı olamazlar ama beraberce şampiyon olabilirler. Oysa Ersun Yanal tek başına olabilir. Bunu yapabilir.

Balıketli Denizkızı’nın sevdası


Balıketli kızlar
Sizin yüzünüzden kıskanıyorum Kumkapı’yı
Galata köprüsünde balık tutan balıkçıyı
Sizin güzelliğinizi bir Kız Kulesi bilir
Bir de ben
Neyleyim beğenmiyorsa sizi dünya alem
Biliyorum ki ben bir yanda elalem bir yanda siz
Balıketli deyip geçmeyin seviyoruz sizi biz.
Bulamasak da sizden yüz.
Belki kavuşuruz bu yaz belki de kim bilir son güz.
Üzülmeyin masallar denizkızı hakkında diye
Her biriniz seven için naçiz bir hediye

Türk futbolunun bu yılki sahadaki büyükleri kozlarını paylaşacak.


Yarın Sivasspor bir kere daha kader maçlarından birine çıkacak, aslında birçok kez bu cümleyi kurdum, son iki yılda birçok final maçı oynadı Sivas, geçen yıl bunları kaybetti, bu yıl ise biraz daha avantajlı skorlar elde edebildi. Yarın da Şampiyon olma ya da Şampiyonlar ligi açısından çok önemli bir maça çıkacak, sanki çok güzel bir maç izleyeceğiz gibime geliyor. Gençlerbirliği-Beşiktaş 4-3 kupa maçı gibi, bu maç da sanki bol gollü olmasa bile bol pozisyonlu geçecek gibime geliyor. Geçenlerde Liverpool-Arsenal maçından ağzı sulanmış olan varsa tekrar aynı şeyi yaşayabilirler. Bu sefer güzel bir maç bizi bekleyecek ve Galatasaray ile Fenerbahçe maçında gördüğümüz rezillikleri görmeyeceğiz.

Sivasspor arada bir kupa maçı oynadı, bu yüzden biraz daha yorgun, Sivas’ın sanki daha fazla stresi var. Trabzonspor daha rahat gibime geliyor, belki de gerçekten öyledir ya da ben öyle düşünüyorumdur. Kaybettiğinde en çok üzülecek olan Sivasspor, aslında beraberlik her ikisini de memnun edecek, ama her ikisi de kazanmak için sahada olacağından biri kazanırken diğeri kaybedebilir. Sivasspor kadro olarak Trabzonspor’un gerisinde ama daha takım oyunu oynuyorlar, Trabzonspor sahada sanki Valencia karşısındaki Gençlerbirliği gibi oynayacaktır. Sivasspor ise Hollanda karşısında 1-0 kazanan Türk takımı gibi. Bu maç berabere biterse Galatasaray’ın iştahı kabaracak, hangi takım kazanırsa kazansın, Beşiktaş birinin yarıştan düştüğünü düşünecek, berabere biterse yarışta ki takım sayısı 4 olacak, çetin bir lig bizi bekliyor ve 4 takım birden ligi 69 Puan ile bitirebilir. Yarın ki maç için seçilen saat ise Türkiye’nin hala ligin üç büyük tekelinde olduğunu gösteriyor. Ligin heyecan getirecek takımlarına yeterince sahip çıkmadığımızdan hala Premier ligde izlediğimiz güzel maçlarla avunuyoruz, yarın çok güzel bir maç bizi bekliyor.

Bir Türkiye istiyoruz, daha yaşanılabilir


Öyle bir ülke düşünün ki, o ülkede bir takım siyasiler rejime karşıt oldukları için 23 Nisan törenine katılmıyorlar, yine onlardan bazıları da baştaki seçilmişleri beğenmiyor ve yine 23 Nisan törenlerine katılmayı reddediyor. Bu durumda işte o ülke demokrasinden fayda bekle, bekleyemezsin. Çünkü o ülkede demokrasinin ana figürleri bir kere demokrasinin içini dolduran kavramlara sırtını çeviriyor. Seçilmişleri beğenmiyorlar. O zaman demokrasiden bahsetmenin bir anlamı olmuyor. Otoriteye seçilmiş hissi vermek oluyor.
Demokrasinin en önemli özelliği şudur ki, herkese kapı açabilmesidir, kendini evrensel olmayan kurallar ile örümcek ağı gibi örerse, o zaman o demokrasi yara alabilir. Türkiye’nin bir takım sorunları var, bunları bir türlü aşamıyor. Bunu aşamanın ana sebeplerinden biri ezberlenmiş kaygı, korku ya da beğenilerdir. Türbanı demokrasi karşıtı olarak görmek sakıncalı olduğu gibi, bazılarının yaptığı gibi laikliği de mini etekle ölçmek de sakıncalıdır.
23 Nisan’da bu ülkede bir çocuk dövüldü, dövüldü de, bu ülkede zaten ilkokuldan başlayıp, hatta doğumdan başlayıp, ölene kadar dayak yiyenler yok mu, elbette var. Her an dayak yiyoruz, hele ki otoritenin kurulması da dayakla oluyor, ne kadar dayak o kadar otorite, eti senin kemiği benim felsefesinin olduğu bir ülkede olunca dayağa çok da şaşırmamak gerek. Türkiye çeşitli profiller veriyor, o profillerin birçoğu kötü resimler, ama bu ülke güzel bir ülke ve daha fazla yaşanılabilir hale getirilebilir.

Çarşamba, Nisan 22, 2009

Karman ve karman çorman katkılı çorba


Karmaşık yazmak istiyorum, matematikte karmaşık sayılar diye bir konu var. Karmaşık, kimsenin bilmediği karmaşık sayılar, kafamda karışık bu aralar, alnım da kırışmak üzere, kadın olsaydım endişe edebilirdim. Kim ister ki kırışık ve karmaşık bir hayatı olsun, hatta kırışıkları düzeltmek için botoks falan yaptırabilirler. Bu dünyadan göçmeden önce botoks yaptırsam mı acaba? Göçerken acaba bana cehennemde bir yer mi verirler acaba, en zalim zebaninin yanında. Göçebe olarak yaşayan bir toplumda göçüşlerin kolay olduğu düşünülür, oysa kimi zaman göçenler bizleri ağlatır. Erkekler ağlamaz, ama ağlayabilir aslında. Bu aslında kelimesi bana hiç tanımadığım aslıyı hatırlatıyor. Aslı hatırlıyorum, ama hiç tanımadan, hayallerimde de yeri yoktu. Yine de hatırlıyorum. Hatırlıyorum, hayalini kurmadıklarımı bile. Aslı nerden çıktı bilmiyorum, zaten piyangodan amorti bile çıkmadı. Aslında Karagümrük şiirinden tanıyorum, ama hala İzmir’in denizi kız ve kızı hala deniz olarak duruyor karşımda.

Piyangodan amorti çıkmadığı gibi bu adam balığa da hiç çıkmadı. Sadece Galata Köprüsünün üstünde yürümekle yetindi. Hiçbir zaman balığa çıkmadı, sadece balıkla ilişkisi yemek oldu. Yemek yemeyi sevdiğinden beri de şişman. Gitikçe şişmanlamaya başladım, öyle durumum fena değil, ama da yine kaygılanıyor insan. Kaygılarımız bitmiyor ki hiç, her gün bir yenisi ekleniyor, eskiden zaman haberi duyardık her gün, her gün zam yerine artık kaygı satın alıyoruz. Kaygılarımız artıyor artıkça artıyor, onlar artıkça ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Ne iş işliyoruz, ne yapıyoruz bilmiyoruz, hep bir yerlerde kaygılarımız oluyor ve onlarla yaşamımızı sürdürmeye devam ediyoruz. Her gün bir başka kaygıya sahip oluyoruz ve onlarla beraber yaşamayı sürdürüyoruz. Depremle yaşamayı öğreniyoruz, her gün daha şiddetli depremler yaşıyoruz. Kaygıyla da yaşamayı öğreniyoruz. Her şeyi öğreniyoruz. Krizi de öğrendik, belki değdi geçti belki teğet ama öğrendik onu da öğrendik.

Pazartesi, Nisan 20, 2009

Adana zorluyor, Diyarbakır ve Manisa geliyor


Bank Asya’da son üç haftaya girildi. Manisa bu akşam Süper ligde olabilirdi, ama Karşıyaka’yı yenemediler, dahası yenilmek üzereydiler, son dakikalarda kendilerini kurtardılar. Gelecek hafta yine Süper lige çıkmış olabilirler. Diyarbakırspor son anda maçı kazandı, 15 dakika içinde tam üç gol atmayı başardılar ve 2-0’dan maçı kurtardılar, onlar içinde süper lig yakın gibi duruyor. Bu iki takım nerdeyse garantiledi. Kasımpaşa ve Altay her ikisi de umutlarını matematiğe bağlamış durumdalar ve her ikisi Manisa’yı dahi geçecek şansa sahip, bu hafta Altay Gaziantep deplasmanında kazanamadı, Kasımpaşa ise Samsunspor’u geçtiler. Bu iki takımında ilk 6 dışında kalma ihtimali var. Boluspor’da kendini matematikle umutlandırıyor, onlarda ilk 6’yı garantilemediler, zaten ilk iki dışında hiçbir takım için ilk 6 garanti değil. Karşıyaka onlarda kendilerini ilk 6’da tutup, 1.ligde bir İzmir takımı görme hayalini canlı tutmak istiyorlar. 48 puan ilk 6 için baraj olmuş durumda.

Gerilerden gelen Adanaspor ilk 6 için zorluyor, puanları 46 ve kazanıp yukarıdakilerin kaybetmesini bekliyorlar. 1O maç kaybetmemişler ve 22 puan topladılar. Böyle olunca umutları var. Rize kaybetti, belki de çok şey kaybetti, gerçi şansları hala var, ama azalttılar. Orduspor’da son kozlarını oynuyor, onlarda Giresun’u yendiler ve böyle olunca da azal da olsa umut taşıyorlar. İddiasız takımlardan Karabükspor, Sakarya’ya yenildi. Ateşi halen hissedenlerden biri de Samsunspor Kasımpaşa yenilgisi onları kaygılandırıyor, aşağıya sadece 5 puan uzaktalar. Gaziantep Büyükşehir Belediye onlarda düşme hattının muhataplarından, Altay’dan puan almayı başardılar. Ateşi en çok hissedenlerden Erciyesspor, Rizespor’u hedefinden uzaklaştırmak pahasına bu hafta ki maçı aldı, ama ateşleri çok yüksek, her an aşağı düşebilirler. Kartalspor kayıplarda, dört maçtır kazanamıyorlar kazanabilselerdi, ilk 6 için konuşacaktık ama şimdi son 6’nın içinde, dahası üç maçtır hep mağluplar. Giresunspor kaybetti, yöneticilerden biri Sinan Engin, düşme hattının hemen bir üstündeler, ama alttan sıkıştıranlar var. Sakarya küllerinden doğdu ve onlarda umutlarını son haftalara taşımayı başardılar. Güngören zor maçta boyun eğen taraf oldu ve böyle olunca onlar da ateşi fazlasıyla hissediyorlar. 10 maçta sadece 3 beraberlik ile 3 puan alan Malatya ise sonuncu. 21.haftada ilk 6 ‘ya sadece 3 puan uzaktaydı.

Kördüğümü Ersun mu Mustafa mı, Bülent mi çözer


Sivasspor 6 hafta kala lider ve büyük umutlar veriyor. Bir yandan diken üstündeler, ha kaybettik, ha kaybedeceğiz, diğer yandan da mücadele etmeye devam ediyorlar. Liderliği bu hafta kaybettiklerini düşündüler, aslında Beşiktaş’ta Sivas maçından itibaren lider olmayı umuyordu, ama olmadı. Konya maçı sonrası Sivas bir kere daha liderliği kaybettiğini düşündü, ama yine Beşiktaş lider olamadı. Beşiktaş lider olamadığı için Sivasspor biraz daha umutlandı. Bu hafta Trabzonspor ile önemli bir maçları var. Kazanmaları psikolojik dirençlerini artıracak, ama kaybetmeleri halinde her şey daha da kötü olabilir, umutsuzluğa kapılma ve bir geri gidiş. Bir yanda da son hafta maçında Galatasaray karşısına çıkacaklar, bu maç her iki takım içinde şampiyonlar ligi fırsatı olabilir, bu Sivasspor’u biraz endişelendiriyordur, ama diğer yandan da Şampiyonların, Şampiyonlukların habercisi Denizlispor karşısına çıkacak bir Beşiktaş var. Denizli düğümleri maçlarını hep kazanırken, Yanal ve Bülent Uygun kaybediyorlar, o yüzden Denizli daha özgüvenli, diğerleri ise yine mi sorusunu sormak istemiyorlar.
Fenerbahçe’nin Denizli’de kaybettiği şampiyonluğu hatırlayalım Gelecek hafta Sivasspor evinde Trabzonspor ile oynarken, Beşiktaş, Eskişehir gibi bir deplasmanına gidecek. Bu iki maçta çetin geçecek, çekişmeli maçlar. O hafta Trabzonspor da yeniden öne geçme şansı yakalayabilir.
30. Haftada Beşiktaş ile Fenerbahçe maçı da ligin seyrini birden bire değiştirebilir. Hatta Trabzonspor lider olabilir ya da Sivas liderliği kaybederse geri alabilir.
32.Haftada düşmemiş bir Ankaragücü de Beşiktaş’ın başına bela açabilir. Bu maçta tehlikeli, hedefli takımlarla oynamak her zaman sorun olabilir.33. Hafta da Beşiktaş ile Galatasaray maçı var, bu maçta önemli. Son haftada büyük bir heyecan olabilir. Trabzonspor ile Fenerbahçe, Galatasaray ile Sivasspor ve Denizlispor ile Beşiktaş şampiyonluğun en önemli maçları olabilir. Bu maçlar sonunda gülen Trabzonspor’da olabilir. En çetin 6 hafta, Sivas’ın gülen taraf olmasını istiyoruz, yıllardır bekliyoruz, Beşiktaş Denizli’ye, Sivasspor ile Trabzonspor ise heyecanlarına güveniyorlar, yalnız bu takımlar bir yandan da korkular yaşıyor. Düğüm şimdilik kör düğüm, ama birden çözülebilir.

Komik Haberler 10.06.2007


Türkiye’nin çok komik bir ülke olduğunu düşünüyorum. Tamam, biraz haddi aşan bir tabir, ama bazen öyle haberler ve reklâmlar görüyorum ki, medya bizi kandırıyor demeden edemiyorum. Aslında biz kandıran kendimiz iz, yoksa Medya falan değil.

Bugün Hürriyet’in spor sayfasında bir yanda Ertuğrul Sağlam var. Kızı bale gösteri yaptı diye bir haber. Bu haberi değerli kılan ise Ertuğrul Sağlam’ın türbanı eşi. Haberin fotoğrafında Sağlam elinde cep telefonu ile olayı görüntülüyor, bir de türbanlı bayan var. Eşi olduğu belirtilmiyor; ama haberin devamında eşi ile birlikte kızını öperek kutladı deyip, Başörtülü bayanın eşi olduğu ortaya çıkıyor.

Ertuğrul Sağlam bir imaj peşinde mi; yoksa gazeteler mi, Beşiktaş yönetimi mi böyle bir uygulama yapıyor belli değil. Ertuğrul Sağlam’ın kızının bale töreninde bulunmasının hiçbir haber tarafı yok, onu haber kılan Beşiktaş da hocası olmasının yanında eşinin türbanlı olması.

Bir zamanlar Hürriyet gazetesi Cem Uzan’ın yolsuzluk haberlerine geniş yer ayırırdı. Şimdi ise reklâmlarını ön sayfada yayınlıyor, hani şu yolsuz Cem Uzan’ın iktidar reklâmlarını. Hayatın akışını demek ki para belirliyor. Ben bunu yeni keşfetmedim, ama bu kadarına da pes.

Geçenlerde yine Kanaltürk de bir haber vardı. Sezi Sezer’in eşi ile ilgili. Haberde Zeki Sezer’in eşinin başında geçen bir olay sonrası, hastaneye kaldırdığı belirtiyor, haber izlendi. Arkasından haberi sunan bayan, haberden anlamamız gerektiğini anlamamış olanlar varsa diye haberi tercüme etti. “Buradan Zeki Sezer’in eşinin özel arabası ve şoförü olmadığını, toplu taşıma aracı kullandığını öğreniyoruz” işte haberin süper yanı.

Geçenlerde bir gün bir başka haberde Kanal D’de akıllı bir ev ile ilgili. Ev sahibini tanıyor, kapıyı açıyor, ışıklarını kendi yakıyor, ama ana noktada böyle bir evde olmak keyiflidir, hele bir de D-Smartınız varsaya kadar geldi. Reklâmın bu kadar haber içine girenini ilk kez görüyorum. Medya komik, ama halk daha komik. Simgesel eylemler hoşumuza gittiği için herkes medyada kapılarını bize açıyor.

İkti-Muhalefet 09.06.2007


İktidar olmak zordur, muhalefet olmak ise kolay. İktidar iken, yapmak zorundasınızdır, muhalefette iken ise sadece yapılanları ya da yapılmayanları eleştirmek yeterlidir. Yapmak her zaman zordur, yapılanı eleştirmek ise kolay.

İktidar Partisini değerlendirmek üzere elimizde yapılan ya da yapılmayanlar var. Peki, muhalefeti değerlendirmek için elimizde ne var? Şu ana kadar yapabileceğimiz değerlendirmeden benim aklımda bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde türbanlı eşi olan laiklik ilkelerine ters bir Cumhurbaşkanı seçtirmemeleri var. Bu kimine göre bu muhalefet için artı, ama bu yol ile iktidar partisinde alınabilecek bir oy yok. Çünkü iktidar partisi seçmeni bunu kanıksamıştı.

Bir de Tezkere var. Meclisten 1 Martta geçmeyen tezkere muhalefetin meclisteki varlığı ile ilgili aklımda kalan nokta. Bu noktada değerlendirmeler o zaman yapıldı ve şimdi de bunun yansımalarını görüyoruz. Bunların dışında muhalefet ile ilgili aklımda kalan bir olgu yok. Belki de buna sebep olan Muhalefetin karşısında iktidarın, çok fazla sandalyeye sahip olması yatıyor olabilir.

Son günlerde gelen, şehit haberlerinden de özellikle Kuzey Irak’a girilmemesi noktasında iktidar sorumlu tutuluyor. Halkın önemli bir bölümü Kuzey Irak’a girilmemesini şehit sayısının artmasına yol açtığını düşünüyor.

Burada Başbakan’ın “asker yan gelip yatma yeri değildir” gafı da bu haberlerle birlikte iktidara olumsuz yansıyacaktır. Bu iktidar kendi muhalefetini de içinden çıkarma yeteneğine sahip. Abdüllatif Şener’in milletvekili olmaması da iktidar açısında eksi puan.

Muhalefetin pek etkin olamadığı konusunda herkes hem fikir, ama iktidar kendi muhalefetini kendi ortaya koyabilmektedir. Bir de Kemal Unakıtan’ın sesi pek duyulmuyor bu aralar. Sanırım Kemal Unakıtan’ın varlığı da iktidar için kanımca eksi bir puan. En azından şahsım adına öyle.

Bu seçimde iktidar, muhalefetin yanında kendisinden kaynaklı muhalefet ile de mücadele edecek. Muhalefet ise iktidarın yapamadıklarından dem vurarak başarı arayacaktır.

Blogumun Reklamı 09.06.2007


İnsanları ne kadar aşağılıyorlar. Tekken diye bir oyun varmış, bir de bilmeyen yoktur diyorlar. Herkes her kelimeyi ve her oyunu bilemez ki; yok illa bileceğiz. Playstation ile ilişkimi de noktalayalı çok oldu, gerçi ilişkimiz futbol oyunundan öteye gidemedi. Birde dövüş oyunu bu. Bende dövüşmeyi hiç sevmem.

Ben hayatımda hiç dövüşmedim neden sevmediğime gelince, sıska, pısırık, güçsüz bir insan olmam yani benim ki biraz yokluktan kaynaklan bir sevgi. Doğrusu sevmeme. Oyunların hayatımızda yeri skull yani kuru kafa. İskeletor’dan beri ben kuru kafa falan görmedim.

Anayasa Mahkemesi’nin kararları ile ilgilenmeyen çocuklar, kendilerini oyuna kaptırmış gidiyor. Onlar dünyanın gelişmelerinin ötesinde oyun ile ilgileniyorlar.

Büyüklerde bu dövüş oyunlarının gerçekçi yapısı olan Kurtlar Vadisi Pusu’da yeni gerçekler arıyor, hani şu Kurtlar Vadisi, Cumhurbaşkanlığı kehaneti ortaya çıkınca dizinin popülerliğini artırmış olacak. Çocuklar içinde bunda oyun versiyonu var. Babaları filmi izlerken onlarda oyun olan Pusu ile zaman geçirirler.

Ben Mario oynamayı severdim. Süper Mario’yu. Süper Mario Jardel’i hatırladık. Çocuklar oyun oynarken büyüklerde onların kendilerince versiyonlarını buluyor, kimi zaman bu bir Futbolcu adı oluyor, kimi zamanda bir dizi.

Sivas’ta doğduk, ama hakiki bir kangal bile görmeden Sivas’tan gelmişiz İstanbul’a. İnsan Sivas’ta doğarda Kangal görmez mi. Malatya’da doğup İnönü Üniversitesi’ni görmeyen öğrenci gibi hissettim kendimi. Mozilla Firefox’un popülerliği de artmış tabi. İnönü Üniversitesi öğrencileri acaba Mozilla firefoxumu kullanıyorlar diye merak ediyorum.

Türk halkının hürriyet gazetesini internette nasıl aradığını görünce dumura uğradım. Hürrüyet aynı benim yazılarımın imlası gibi. Türk halkı da okuduğu gibi yazıyor. Hürrüyet. Efes- Fenerbahçe basket maçında en çok dikkatimi Cenk Akyol çekmişti. Genç ve başarılı bir oyuncu ha biri de çıkar, Cenk Akyol oynamadı derse, hiç şaşırmam. Ayrıca Cenk Akyol eğitimli bir oyuncu, Yeditepe Üniversitesi’nde öğrenci olduğu söyleniyor. Eğitimli bir basketçi. Yeditepe Üniversitesi de Bedrettin Dalan’a ait. Sahi Sayın Dalan nerelerde, bir dönem ben çocukken İstanbul Belediye Başkanı idi.

Bedrettin Dalan’ın izini sürme görevini ise Serpil Çakmalı’ya vermeli. Eski aktris gözden kayboldu; ama dedektiflik işine girmişti. Şimdi Dalan’ı o bulsun. Serpil Çakmaklı, Dalan röportajı çok iyi olurdu.

Ankara’da bulunduğum kısa sürede, bende Bakanlıklarda Dalan’ın izini sürdüm; ama bir türlü yerini tespit edemedim. Sayın Dalan Bakan olmamıştı; ama şimdiden kimi milletvekilleri Bakanlıklar da kendine yer bakıyordur, daha seçilmeden.

Küçük kızların barbie giydirmesi gibi, kimileri de kendine bakanlık elbisesini giydirme telaşında. Barbie giydir, bakan giydir. Bakan olmak için insanda biraz Ronaldinho’da ki futbol zekâsı olmalı. Ronaldinho’yu merak eden kızlar Ronaldinho resimlerine bakmasınlar kendileri çok çirkin.

Oğlunu Bekleyen Anne


Bazılarının kulakları sürekli telefonda, telefonun çaldığı saate göre kalplerinde bir acı belirmeye başlıyor. Bu acı belki de gelen bir ölüm haberi oluyor. Gencecik bir bedenin beklendiği eve canlı bedeni yerine tabutu geliyor. Bir ateş düşüyor ki anlaşılmaz. Oğluna beğendiği gelin kızın, bembeyaz gelinlik içinde hayal eden anne, oğlunun bembeyaz kefeni ile karşılaşınca, o zaman anlıyor ki bu dünyanın bugün konuştukları onun için hiç önemli değil. O biliyor ki oğlu yanında olsaydı, bugün dünyanın tartıştığı olaylar onun için önemli olacaktı. Ona can lazımdı; ama o can gidiyordu.

Haberler her seyrildiğinde, içlerde bir korku var. Acaba nerde hele bir de Oğlunun olduğu yerde ise annenin kalp atışları birden artıveriyor, kulağı telefonda ya da hemen telefona sarılıyor, oğlunun asker olduğu birliği arıyor.

Oğulları 15 ay askerlik yapıyor, onlar ise her günü bir yıl gibi yaşıyorlar, hep o korku var. Acaba acaba soruları içinde kavruluyor yürekler. O zaman işte ne politikanın ne de Kuzey Irak’a girmenin bir anlamı kalıyor ne de mecliste verilecek oyun.

O anneler mal canın yongasıdır hayat felsefesi ile yaşadıkları için önce cana bakıyorlar. Onlara can verecek olanlara, ama ne bir can veren var ne de teselli eden. Her gün haberlerde verilen şehit haberleri bizim için yazık, tüh diye geçiştirilip 2 gün sonra unutulurken, bunları yıllardır unutamayan anneler, babalar acı içinde kavruluyor. Umutlarının yitişini seyrediyorlar. Her şey birden anlamsız geliyor, hayata küsülüyor.

20 yıl emek verdikleri, içlerinde sevgisini taşıdıkları oğulları bir kurşun ile yok olup giderken, onlar bunun ne anlama geldiğini bir türlü anlamıyorlar. Sonu aynı olan insanların, hırsları uğruna göz kırpmadan kıydıkları çocuklarının neden öldüğünü anlamıyorlar, anlayamıyorlar. Çünkü onlar sevgi yoğurdukları bedenlerine zorla lanet aşılayan insanların amacından çok uzaktalar. Onlar sadece her akşam aynı sofrada beraber oturdukları çocuklarının, bir gün gelip de eve dönmesini bekliyorlar. Plazalarda oturmaktan çok onlar için bir can önemli.

İşin acı tarafı da bu insanlar bile ölümü sevmeye alıştırılıyor. Bir ölü haber geldiğinde Allaha şükür bizim ki değilmiş diyebiliyorlar; bu insanlar ölüme şükretmeyi öğreniyorlar. Ölüme şükretmeye başladıkları nokta ise sevgilerinin bencilliği ortaya çıkıyor, ama onlar aslında paylaşmaktan yanalar.

Acınızı paylaşıyoruz diyenlerin sözleri, kulaklarına girmeden çıkıyor, çünkü bu öyle bir acı ki yaşamayan anlamıyor, tüm sözler havada kalıyor.

“Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden Mezara koydular beni

İşte bu annelerin durumu da bu ölmeden mezarı yaşıyorlar, acıyı içlerine çekiyorlar. Boş vaatlerin peşinde sürüklenmek istemiyorlar, onlar için mal hala canın yongası, ama ortada can yok. O zaman tek servetleri her gün döktükleri gözyaşları ve bu gözyaşlarından çocukların mezarında yeşeren çiçekler.
Gül,Gonca gibi

“Kendine benim için bir gül ver.”

Gül üstüne o kadar çok şey yazılmış, o kadar çok şey söylenmiş ki, bizim de söylememiz, pek para etmez. Aşkın simgesi de ayrılığın simgesi de olmuş gül. Kimi zaman yeşeren düşlerin bir gonca tarlasında yeşerdiği düşünülmüş, goncanın güle dönüştüğü noktada insanoğlu umutlarının yeşerdiğini anlamış.

Gül verip, yüzün bize gülmesini sağladıklarımız dışında, bizden gül bekleyip yüzünü güldüremediklerimizde var olmuş. Biz aşkın tadını gül tadında yaşarken, bazıları da bize olan aşklarını içlerine gömmüş diken tadında yaşamışlar.

Gül boynunu büktüğünde sanki insanoğlunun boynu bükülmüş. Güllerin içinde anlam bulan hayatın aslında gül güzelliğinde uzak bir noktada olduğunu hepimiz biliyoruz. Gülün güzelliğinin yanında, var olan dikenlerinin bize verdiği zarar çok yavan kalırken, hayatın güzelliğinin yanında taştığı sorumluluklar ve yaşattığı acılar gülün dikeninde daha acı veriyor.

Yine de her gonca gül gördüğümde hayata yeniden başlamak geliyor içimden, bir gül yaprağında yeşermek istiyorum. Gül ile anlam kazanmak, bir gül gibi zamanı geldiğinde solmak istiyorum.

Gülün olduğu yerde, kendini ifade edemediği yerde ise, onun derdine tercüman olacak bir bülbül her zaman vardır. Gülün sözcülüğünü üstlenmiş, sırtını güle yaslamış ve gülü sevmiştir bülbül. Belki de güzel sesli olması da bundadır. Gülü görüp nutku tutulacağına çenesine vurmuş da vurmuştur. Bülbülün derdi belası güldür; ama tatlı belasıdır.


“usül erkan bilmez nadan elinden
usül ağlar erkan ağlar yol ağlar
bülbülün figanı gonca gülünden
bülbül ağlar diken ağlar gül ağlar”

"gül, gül dedi bülbüle, bülbül gülmedi gitti
gül bülbüle, bülbül güle yar olmadı gitti"

"senden bilirim yok bana bir faide ey gül
gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
etsemde abestir, sitem-i hare tahammül
gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül”

Git,Bütün Aşklar Yüreğinde


Tuncay gitmeli. Tuncay Fenerbahçe’ye vereceğini vermiş bir futbolcudur. Fenerbahçe taraftarı onu çok seviyor; ama o gitmeyi bilmeli. Avrupa’da oynamalı. Bu fırsatı yakalayan Türk Futbolcusunun sayısı bir elin parmaklarını geçmediği için gitmeli ki, Türk futbolcusunun reklâmını yapabilsin.

İlhan Cavcav, Türkiye’ye Afrikalı futbolcuları getirdiğinde herkes yönünü Afrika’ya çevirmişti. Bugün Tuncay Avrupa’ya gittiği takdirde Türkiye’yi temsil edebilecek kapasitede bir futbolcudur. Nihat Kahveci gibi oda başarıya ulaşacaktır. Tuncay Türkiye’de kaldığı sürece yıpranacaktır. Bir röportajında Rüştü ağabey gibi olmaya korkuyorum diyen, Tuncay’ın ne anlatmak istediği çok açık. Tuncay Fenerbahçe’de yıpranmanın kolay olduğunun farkına varmış ve bir başarısızlıkta tüm başarılarının unutulacağını bilen bir futbolcu.

Tuncay’ın hangi takıma gideceğinden çok, hangi lige gideceği önemli, Tuncay’ın İspanya, İtalya, İngiltere, Alman, Fransız liglerini dışında bir ülkede top koşturması onun kaybolmasıdır; ama bu ülkelerden birine giderse Tugay gibi 37 yaşına futbol oynamayı başarabilir. Tuncay bir profesyonel gibi davranmayı bilen bir futbolcu olmalıdır. Geleceğini futbolda arıyorsa gidebilmeyi başarmalıdır. Fırsat her zaman insanın ayağına gelmez. Bir zamanlar adı ünlü kulüplerle geçen, oyun stili olarak Tuncay’a benzeyen Hasan Şaş gidemediği Avrupa’dan sonra bir türlü eski Hasan olamadı.

Tuncay’ın hayallerinde bir Fenerbahçe vardı ve gerçek oldu. Sıra şimdi diğer hayalinde Avrupa’ya gitme hayalinde; ama sıradan bir lige değil, daha iyisine gitmelidir. Fenerbahçe forma kendisine verilmeyen, ilk 11 için alınmayıp, söke söke formasını kazanan Şanlı Tuncay, Avrupa’da da her kulüp rahatlıkla oynayabilir. Bu fırsatı yakalamışken gitmeyi de bilmeli. Bugün gidemediğine üzülen Tuncay yarın gönderildiğine üzülebilir ki; buda çok acıdır.

Pazar, Nisan 19, 2009

MPİYON, her hafta bir harf daha eleniyor


Ligin ateşi yüksekliğini koruyor. Sivasspor zor bir maçta puan kaybetti, ama liderlik koltuğundan inmedi, hala liderler. Gelecek hafta da belki de en önemli maçlarını oynayacaklar ve kazanmaları halinde son 5’e daha özgüvenli girecekler. Şampiyonluğun daha yakınında olacaklar, belki de bu fırsatı değerlendirmek için yaşayacakları stres onları hapsedecek, ama beraberliğe de razılar, çünkü bu ligde şampiyon olma şansları var. Son 6 hafta kaldı. Ligi en azından ilk 2’de bitirmeleri gerekir. Mustafa Denizli bence rahat,bugün lider olamadılar, ama son maçta en önemli rakiplerinin Galatasaray ile oynayacak olması onu rahatlatıyordur. Bugün belki ortada bir kayıp var, ama 10 kişiydiler ve yenilmediler, dahası iyi oynadılar.
Trabzonspor kayıplardan sonra yarışa tekrar ortak oldular, gelecek hafta onlar içinde önemli, bu iki önemli takımın mücadelesinden çıkacak sonuç, Beşiktaş’a yarayabilir. Galatasaray umutlarını hala taşıyor, en azından Şampiyonlar ligi iddiaları var. Fenerbahçe kayıpları oynamaya devam ediyor 5. Sıradalar. Bursaspor bugün aldığı beraberlikle 6.sıradalar ve bu 6. Sıra birden ilk 5 ya da 4 olabilir.
Kayserispor 7. Sıraya abone oldu, Ankaraspor ve Gaziantep rahat takımlar, bu takımlar gelecek yılı düşünmeye başladılar bile. Antalyaspor kazandı, ama hala rahat değiller. Bir yandan da son düştükleri sezonu hatırlıyorlardır. Antalyaspor’un son ana kadar düşme tehlikesi var.Eskişehir 6 puanlık maçı kaybetti. Bu kayıp onları da zorlayacaktır, haftaya da Beşiktaş’a karşı oynayacaklar. Gençlerbirliği de tehlikeyi üzerinde hissediyor, Ankara takımlarından biri düştü, ikisi de düşme yarışındalar. Denizlispor Kocaeli’nin umutlarına un serdiler. Kendileri ise yine son haftalara kadar mücadele edecekler. Konyaspor Sivas’tan puan alarak nefes aldı. Ankaragücü Eskişehir maçını kazandı, ama hala tehlikedeler. İstanbul Büyükşehir Belediye ligin düşme hattının tepesinde puanları 30. Kocaelispor’un çok az umudu var. Hacettepe ise matematiğin bileti kesmesini bekliyor.
Baros 19 gol ile zirvede.

Haftaya Sivasspor-Trabzonspor
Eskişehir-Beşiktaş

Böyle Suzan gördünüz mü, ama bu Susan Boyle


Ortalıkta her yerde bir isim görüyordum sürekli. Bu isim Susan Boyle, hani biraz bizim Suzan Suzi’yi andırıyordu, soyadı da Boyle olunca, böyle sıradan bir Suzan sandım, oysa bu Susan, bambaşka bir Susan’mış, hani birine ayar vermenin tanımı varsa, evet bu tanıma uyuyor bu kadın, kendisine gülen binlerce insanı sözleriyle değil yaptıklarıyla şoke edebildi. Daha da ötesi görünüşü, yaşı sebebiyle pek de öyle ilgi çekici olmamasına rağmen, sadece yaptıklarıyla ilgi çekebiliyor, yıllarca izlediğimiz Pop Star yarışmalarında ki insanlardan başka bir profil, bambaşka bir görüntü, adeta bir zaferin anlık kazanılışı,
http://www.metacafe.com/watch/2696263/susan_boyle_singer_britains_got_talent_2009/

Videoyu izleyenler gördüler ki, bu bir anlık mantığın çöküşü. Boyle, boyıl işte böyle herkesi şok ediyordu, ama şok ederken de söylediği şarkının içinde geçen dream kelimesine anlam katıyordu, hayalini gerçeğe düştürebileceğini gösteriyordu. En büyük dezavantajı Çirkin Betty olması, bu bir dezavantaj mıdır bilinmez, ama hep güzel olanı öne çıkaran, şarkının ruhunu yok sayanlara verilebilecek en iyi cevaplardan biridir Susan Boyle, kim bilir belki de o da Andy Warhol 15 dakikalığına meşhur olacak dediği isimlerden biri. Onu dinlerken kendimi bir maçın en heyecanlı anlarını tekrar tekrar izlerken buldum. Birde bir erkek tarafından hiç öpülmemiş olması da bir başka gündem konusu, bu da işte bizim her şeyi ölçme derecemiz cinsel hayat olduğunu gösteriyor, belki de hayatının en ateşli sevişmelerini yaşamak için onun ünlü olmasını bekleyenler insanlara, nanik yaparak bizi bir kere daha şaşırtabilir.

Onu da eleştirenler olacaktır. Meyve veren ağaç taşlanır ve herkes onu konuşuyor, bu da birtakım başarısız bünyelerde hazımsızlık yaratabilir.

İngiltere’nin batan dikenleri ve batmayan güneşleri


Blog aramalarında haftanın en çok arananlarından biri Kovaceviç’in poposuyla attığı gol olmuş, demek ki popo fetişistleriyle beraber komik goller izlemek isteyenler böyle bir arama yapmışlar. Bir de bu meşhur bir golmüş. Kovaceviç kim diyenler Nihat Kahveci ile Kovaceviç’in beraber yarattıkları Real Sociedad mucizesini hatırlasınlar.
Birde bir arkadaşımız İngiltere’ye neden güneş batmayan imparatorluk dendiğini aramış ki bunun sebebi zamanında İngiltere’nin çok geniş topraklara sahip olması, bu geniş topraklar nedeniyle İngiltere’ye güneş batmayan imparatorluk denmiş, yeri gelmişken bu Pakistan, Hindistan gibi ülkelere dayanan kökenleri olanların nerelisin sorusuna İngiltere vatandaşıysalar İngiliz demelerine tav oluyorum, nasıl bir benimsemedir bir türlü anlamıyorum. Işıl Alben’in de büyük bir albenisi oluşmuş, özellikle Galatasaray Bayan Basketbol takımının başarısı, ardından da Galatasaraylıların Arda-Işıl birlikteliğine atıfta bulunmaları buna yol açtı.
Fenerbahçe ile Galatasaray derbisinden sonra yaşananlar her iki takım futbolcularınında imajını zedeledi. Bende Arda Turan ve Semih Şentürk kayıplarda olan iki oyuncu olarak dikkat çekiyor. Bunun dışında malum cinsel içerikli aramalar var. Birde en çok merak edilenler kimin Alevi kimin Sünni, kimin Mason olduğu. O zaman anlıyoruz ki birini Mason diye nitelendirmek ona en büyük hakaret.

Aramalarda düşüş var, Blog okunurluğu bir önceki haftaya göre yüzde%10 civarında düşüş göstermiş, güncel konuları zamanında yakalayamamanın da bunda etkisi var sanırım.

Cumartesi, Nisan 18, 2009

Benim tek ablam Fahriye Abladır


Bu ablalarım lafı beni deli ediyor, benim şu hayatta ablam hiç olmadı, öyle ablam olduğunu söyleyip tüm hikmetini yaşından ve tecrübelerinden alanları pek sevmem, bu büyük sözü dinle dayatmacıları hayatımızın her döneminde bizi yerlerde bulup, rahatsız ederler. İnsanı kendisiyle baş başa bırakmazlar, hep bir ezilmişlik bünyelerinde durur. Abla olduklarını vurgulamaktan kendilerini alamazlar, alamadıkları içinde bizleri yorarlar. Bu abla ve ağabey olanların en büyük özlemi ağabey ve abla olmaktır, ama bencil oldukları için hiç kimse onları ağabey ve abla olarak görmez, görmediği içinde onlar bu özlemlerini dile getirirler. Onlar aslında mütevazı görünen egosu şişkin insanlardır. Önce kendi eksiklerini dile getirip başkalarını küçümserler, çaktırmadan inceden inceye insanın işine işlerler. Çaktırmadan dediğime bakmayın herkes anlar.
Güzin abla olma yolunda da ilerlerler. Onlar aslında her birimizin Güzin Ablası olmalıdırlar, dahası bir bilen olma arzusundalar. Herkes onların bir bilen olduğunu düşünsün isterler, oysa sizin üç satırda yaptığınız şey için onlar bilimsel açıklamalar yaparlar, bilmeden ve her şeyi biliyor edasıyla. Ablam yok benim, abla sahibi olacak yaşı geçtim, dahası yolunda yürümeyi bilmeyen iki de bir düşen elinden tutulacak çocuk da değilim, ama bazıları biz kaç yaşında olursak hep bizi küçük olarak gösterirler. Biz onların bir türlü büyümesini istemedikleri kardeşleriyiz. Onların gözlerinde büyürüz, ama onlar biz küçükmüşüz gibi davranırlar. Biz büyüklüğümüzden onların bize karşı cevaplarını hiçbir yere sığdıramazlar, bizse onları kaile almamayı tercih ederiz, adlarını dahi anmayız ki, sinek gibi üşüşmesinler başımıza.

Cuma, Nisan 17, 2009

En iyi blogcu benim


Bu blog başıma bela oldu, bir kere hayatımın oldukça içine girdi, bazen yorum alamıyorum, yorumların arkası bıçak gibi kesiliyor, tamam bende kimseye yorum yapmıyorum, ama yorumlar çok önemli değil, yani gelip gelmemeleri, gelen yorumlar mutlu ederken gelmeyenler sorun yaratmıyor, ama bazen ilginç mesajlar alıyorum, ilginç yorumlar alıyorum, en güzeli de bloglarımızdan ilham alıp blog yazmak isteyenler, aslında biliyorum blogda bir marka değerim var. Yazdıklarım beğeniliyor ve ben bu işi iyi yapıyorum.
Bunu bir egoizm olarak kabul edecekler var, ama bu blog yazarı Sivyus, blogda marka ve bu aralar oldukça mutlu, çünkü blog dünyasındaki marka değerini hatırlatan gelişmeler oluyor, ha blogumu beğenmeyenlerde var, ama onları dikkate aldıkça yerimde sayarım. Sivyus’un değerini daha artıracağım. Blog dünyasında birçok isim var. Bunlar içinde benden popüler olanlar var, ama benim de bir kitlem var. Üstelik yazdıklarımı kimseye yaranmak için yazmıyorum. Blog dünyasında birtakım yarışmalar oldu, o yarışmalara sıcak bakmadım, çünkü kendimle yarışıyorum, her gün daha ileriye gidebilmenin yollarını arıyorum.
Kızanlar bile her gün ne yazdığımı okuyorlar, bende okuyorum çoğu blogu, ama kimsenin gönlü olsun diye değil, her yerde yazan saçma sapan yazılara ulaşmak için değil, gerekli gördüğüm ufkumu açacak blogları okuyorum, yazarından çok blogu okuyorum, beğendiklerimi öneriyorum, yazanları sevsem bile. Blog dünyamda daha fazla alan kaplamaya başlıyor, bir gün mesleğim bu olsun istiyorum, sadece yazıyım kelimelerle dans edeyim istiyorum.

Aradığım kişiye ulaşamıyorum


Sen nesin dedim biraz daha yaklaştı, ben bir adım daha attım geri çekildi. Aradığınız kişiye ulaşılamıyor mesajı yerine aradığım kişi kendini ulaşılmaz kılıyordu, elim ayağıma dolanıyor, ne yapıyorum bilmiyorum. Suyum ben diyor, ama ben hala susuzluk çekiyorum, bir türlü kana kana içemiyorum, damla damla damlatıyor, ben ise hala susuz. Kim nesin diyorum, küçümsüyor beni, peşinden koşuyorum ne olduğunu bilmeden aklım başımda mı bilmiyorum, soruyorum acaba niye ben, en saf ben miyim, saflığımın derecesi nedir, aslında kendimle savaşlarım var, aynı anda onunla da savaşıyorum, dahası savaşamıyorum, sadece bir köle gibiyim. Kavuşmak istiyorum, ama bilmiyorum neye kavuşacağım kime kavuşacağım. Öyle şeyler yapıyorum ki, anlamıyorum, kaçmak istiyorum, kaçamıyorum. Uzak durmak yerine yakın olmak istiyorum onu da yapamıyorum. Kim ne bilmiyorum, bir hayalin gerçeğe dönüşme ihtimalinin peşinde koşuyorum.
O arasın diyorum, dayanamıyor ben arıyorum, ama ulaşamıyorum, çok uzakta duruyor bana, yakınmış gibi görünüp uzakta duruyor, hani şu filmlerde parmak şıklatıp çağıranlar gibi, çağırıyor geliyorum, yok oluyor, benim içimdekileri de yok edercesine, ama duramıyorum, frenlerim tutmuyor artık, büyük bir hızla ona gidiyorum, nasıl gidiyorum, bilmiyorum. Biraz Aşık Veysel vari, bilmiyorum ne haldeyim gidiyorum gündüz gece gibi, ama giderken yollar tıkalı. O aslında en büyük engel, bana engel oluyor, ne yapıyorum bilmeden bir bilinmeze yol alıyorum. Bu sefer ki dokunması çok derin oldu, her an ona ulaşmak mümkün değil, sadece onun istediği zamanlarda ona yakın olabiliyor, ulaşabiliyorum, ulaşılmazlık öldürüyor beni, içimde büyüyor engel olamadığım duygular, bir hayalin peşinde derin sürünmelerim var ve bir türlü akıllanmamalarım, her seferinde daha da içine çekiyor beni, belki de dipsiz bir kuyu, bir mutlu ediyor bir üzüyor, ne yapsam olmuyor, bilmiyorum, sadece bekliyorum, onun işaretlerini o işaret ediyor ve ben uyguluyorum.

Perşembe, Nisan 16, 2009

Ne üstümüzde Fener yansın ne ötemizde Öğrenciler kullanılsın


Yazmayım diyorum, ama yazacağım. Türkan Saylan’ın Ergenekon sonrası gözaltına alınması Türkiye’de yeni bir sembol isim oluşturdu, ama ben fotoğrafa basit bakacağım, basit baktığım fotoğraf sonrası eleştirilerde alacağım, bunun ana nedeni de koskoca Cumhuriyetçi Türkan Saylan karşısındaki gerici olacağım, daha da ötesi o bir fenomen olma yolunda ilerlerken ben hala gerilerde duran, garip bir Mecusi olacağım. Her gün çıkıp biz işte öğrencilere para veremiyoruz diye yaygara yapan bu insanlara birilerinin bırakın sömürmeyin öğrencileri demesi gerekiyor.

Milyonlarca kişiyi toplayıp, iktidara sivil darbe yapmak isteyenlerde, bugünlerde bir başka darbeden şikâyet ediyorlar, diğer yandan yine bir başka grup da mesela iktidar partisi de darbeden çekinip, başka noktalara devlet gücü darbesi uyguluyor. Diğer yanda darbe üstüne darbe görmüş Demirel’de siciline bir başka darbe taraftarlığını ekliyor. Tüm bunlar olurken biz halk olarak kullanılıyoruz. Herkes kendine göre bir şırınga ile bize birtakım şeyler enjekte ediyor. Ondan sonra onların bağımlısı oluyoruz. Eksikliğini hissetmeye başlıyoruz. Herkes sömürüyor, duygumuzu inancımızı, bağışımızı, bağımlığımızı sömürüyor. Ardından çıkıp, ne kadar doğrucu Davut oluyoruz her birimiz. Şimdi de öğrencilerin aç kalması afişe ediliyor. Deniz Feneri aç kalan insanları bahane ediyor, bir diğeri öğrenci burslarını, ondan sonra iğfal doğuyor. Hz. Ali ile Muaviye savaşında nasıl Kuran ayetleri kılıçlara siper edildiyse, şimdi bir rekabete duygularımız, saflıklarımız, bağlılıklarımız siper ediliyor. Savaşta bir tarafta oluyoruz ve yargısız infaza kurban gidiyoruz, tüm madalyonların tek bir yüzü var, diğer yüzlerini görecek gözlerimiz yok, çünkü her biri kör, kör ettiler bizi, kullanıyolar, işlerine geldiği gibi.

Kafesindeki bir kuşum; özgürlüğe kavuşursam ilk sana olacak uçuşum


Su benim dedi, ben suyum dedi, o zaman ben niye susuzluk çekiyordum, çünkü hala onu aramamı istiyor. Arayıp bulmamı, susuz yanmamı ve çölde onu aramamı istiyor. Ben susuz kaldıkça onun için ne kadar mücadele edebileceğimi görmek istiyor belki de, sahi ben onun için ne yapıyordum, belki de hiçbir şey. Arıyorum onu, ama izin verdiği kadar yaklaşabiliyorum, izin vermiyor, sınırları koyan o, bilmediğim yasalara tabiyim, sadece bekliyorum, onun onayını onun bana yaklaşmasını bekliyorum. Kafesteki kuş gibiyim, ama uçarsam ilk kavuşmak için olacak uçmalarım. Bekliyorum yakınlaşmıyor, belki de çok yakın, belki de yaşanacaklara duyulan özlem hayatı daha da yaşanır kılıyor, belki de güneşin doğması daha bir sevinçle bekleniyor. Her gün gelse de dokunsa diyorum, dokunsa da yaksa içimi, ama olmuyor, uzaklardan bakıyor. Arada bir hatırlatıyor ve kayboluyor, yok olup gidiyor bir bilinmeze, ben yanıyorum bilmenin ateşiyle. Bir yıldız kadar uzak, benim yıldızım o, adını bilmiyorum, hangisi olduğunu bilmiyorum, ama benim bir yıldızım var, adını bile bilmiyorum, adı nedir acaba düşünüyorum, ona bir isim bulsam herhalde Gizem olurdu. Adını gizem koydum. Belki de benimle oynadığı oyun, ama yine de seviyorum, belki de rüyalarımda onu sevgi besliyorum. Sevgi büyütüyorum. Her gün diyorum ki acaba bana dokundu mu? Kıvrılmak istiyorum yanında bir kedi gibi. Bir kedi gibi.
Onunda belki şefkate ihtiyacı var, seviyim istiyorum bir ömür sorgulamadan, sövmeden sadece sevebilmek ama dedim ya belki de bir hayalin peşindeyim. Bilmediğim bir hayale hapsoluyorum belki de.

Çarşamba, Nisan 15, 2009

Eğitimli İşçi yerine Eğitimsiz Yönetici olmak


Üniversite mezunları iş bulamıyorlar, bunun birinci nedeni elbette Üniversite bitirmeyi her şey sanmaları, çünkü bu çocuklar okurken Ö.S.S’yi kazanamazlarsa hayatlarının biteceğini düşünüyorlar, bu hava veriliyor, ondan sonra Üniversite bitirmeyi gözlerinde büyütüyorlar, elbette kendileri de gözlerinde büyüyor, sanıyorlar ki üniversite bitirildiğinde her şey başarılmış görev tamamlanmış. Elbette bir yandan da toplumda şişirme üniversite bitirdin yaa, çok para alman lazım. Az paraya çalışırsan küçümsenirsin, çünkü sen eğitilmek için değil, para kazanmak için eğitim aldın. Tüm amacın para kazanmaktı. Ancak sana verilen eğitim sadece teoride kalıyor pratikte başarılı olamıyor. İşte bu yüzden zaten okulda başarılı olan öğrenciler iş hayatlarında çok da başarılı olamıyorlar. Üniversitelerin birçoğunda eğitim ezberci, kendini yenilemeyen hocalar var. Üniversite mezunları genelde üst kademeden başlamak istiyor. Alt kademede pek çalışmıyorlar. Kendileri için pişme şansı tanımıyorlar.

Üniversite mezunu işsiz de klişe bir tabir olmuş, çünkü demin söyledim Üniversite bitiren mutlaka iş bulmalı gibi diğer yandan mutlaka üniversiteli isteyenler var. Oysa her işin gerektirdiği özellikler farklıdır. Üniversite bitirip Marsilya neresi bilinmeyenlerin olduğu coğrafyada bunu bilen lise mezunu ise kaybediyor, yani okul bitirmek ile her şey bitiyor, oysa okullar geleceği yakalayamıyor, işyerleri kendileri için lazım olan elemanların yetişmesine kaynak ayırmıyor, ne biliyim bir muhasebe şirketi, okula muhasebe programı alamıyor, bir turizm şirketi bedava tura götürmüyor bu öğrencileri, ha ne yapıyorlar bedava çalıştırıyor. Her şeyin para ile ölçüldüğü bir ülkede elbette üniversite öğrencisi de para ettiği ölçüde değerli. Üniversite öğrencileri de yüksekten uçmaya devam ediyor. Eğitimli bir işçi olmak yerine herkes eğitimsiz de olsa yönetici olmayı yeğliyor.

Ne olur serap olup bana hayal kurdurma, Su ol kurul dünyama


Yine geldi dokundu, oysa ben ondan uzaklaşmak için okyanuslara bile yelken açmıştım, ama yaptı yapacağını gâvur İzmirli acımadan dokundu, Bilmiyor ki kalbime dokunuyor. Kalbimin içinde onu tasavvur ediyorum. Kendimi maskeli baloda gibi hissediyorum, ona yüz üstüne yüzler çiziyorum, eller çiziyorum kafamda bana dokununca mutlu olacağım, ama bilmiyorum, geliyor dokunuyor ve gidiyor. Tamam, seni unuttum diyorum, yok sayıyorum ama bir yerlerden geliyor, buluyor ve yine o arsız gülümsemesiyle dokunup kaçıyor, diyor ki beni unutmana sizin vermem.
O zaman tanıyım diyorsun kaybolup gidiyor, bir ceylan gibi, içimden ceylan beni seni vuramam demek geliyor, ama kaçıyor görünmez bir halde, zaten kör olan gözlerim daha da kör oluyor, onu görsem diyorum, acaba ne hissederim, hangi duyguları yaşarım. Hani birden bire onu karşımda görsem, ama dedim yaa bilmiyorum, kimdir nedir, bildiğim tek şey heyecan veriyor, içimi kıpırdatıyor. Dokunuşları anlık bir an geliyor birçok an gidiyor, gelişleri kısa gidişleri uzun, beni didişlerinin ise farkında değil, işte o noktada bir şiir yazmak geliyor içimden.

Gelişlerin azken
Gidişlerin daha çok
Ya kalbimi didişlerin
Sen bilmiyorsun tabi
Var hala bir dokunuşla içi pır pır eden bedevi
Sen olmadan çöldeyim
Senin dokunuşların ise serap
Bu dokunuşlar yüzden ki ben düştüm bitap
Ne olur serap olup bana hayal kurdurma
Su ol kurul dünyama

Salı, Nisan 14, 2009

Fake Nikâhın gölgesinde fake hayatlar


Evlenmek istemeyenlerin genelde erkek olmasının sebebi, maalesef birçok erkeğin evlenmeyi halen sevişmeye indirgemesidir, sevişen bilen erkekler daha geç evlenirler. Erkeklerin bazıları sorumluluktan kaçtıkları için evlenmek istemezler, bazılarını baba olmak korkutur, bazılar ı için gece hayatı vazgeçilmezdir, birde tabi sürekli değerlendirmelere tutulmalar, damat adayı pozisyonları ve pozisyonun içinde sürekli yapılan gizli sınavlar erkekleri evlenmekten alıkoyar. Birde evlenmek isteyen erkekler vardır, onlardan bazıları gerçekten saf ve temizdir, hala aşık olabileceklerini düşünürler, hala saf duygular besleyebilirler. Bunun dışında günümüzde evlenmenin bir bedeli vardır, birçok talep gelir kız tarafından üstelik bunu en moderninden en cahiline tüm kızlar yapar, saçma sapan altın pazarlıkları yapılır. Oysa evlilik dediğimiz şey ortak yaşamdır, bunun dışında halen inan insan için karşı cinsle beraber olmanın resmi yoludur. Evlilik tüm mahremlerin ortadan kalktığı, ama insana sorumluluk yükleyen bir kurumdur. Kadın olsun erkek olsun, eğer yola evlenmek için çıkarlarsa ilişki yıpranabilir, yola çıkış amacı ortak müştereklerde ne kadar anlaşabiliriz olmalıdır, yoksa evlenmenin tek manası vardır, birlikteliği yasal ya da dinsel anlamda onaylama.
Bu noktada erkek imam nikâhını tercih edebilir bunun nedeni kendini sorumluluktan kurtarmaktır. Birden fazla kadın ile birlikte olabilmektir. Oysa kadın dediğimiz varlık da imam nikâhına sıcak bakar zaman zaman çünkü inançları erkeğe göre daha güçlüdür ve imam nikâhı toplumun belli kesiminde hala kabul görür. Medeni kanun yoluyla evlenmeden korkan erkeğin aslında kadını kullanma isteğidir çoğu kez imam nikâhı, kim kadınlarda bunu kabullenir, oysa nikâh görece zayıf olan kadını garanti altına almak için vardır, ister dinsel isterse yasal olsun.

Siyaset bilmeyen Siyasetçiler 08.06.2007


Anavatan’ın seçimden çekilmesi fiyaskodan öte bir partinin nasıl bitirildiğinin göstergesidir. Bir Parti böyle mi yönetilir bilinmez; ama Erkan Mumcu’nun siyasetten ne anladığının ve nasıl beceriksizce siyaset yaptığının göstergesidir. Bunun sağa yansıması olumlu olmayacak. En basit örneği Erkan Mumcu, Isparta’dan aday olsa belli bir oranda oyu Demokrat Parti’ye getirebilirdi. Erkan Mumcu gibi, birkaç güçlü adayın getirebileceği oylar, direkt Demokrat Parti’ye gitmez.

Bu birleşmenin gerçekleşmemesi, partilerin siyaset anlayışını ortaya koymaktadır. Ağar ve Erkan Mumcu bu işi yönetemeyerek aslında Türkiye’yi yönetemeyeceklerini ortaya koymuştur. Ağar’ın partisinde ne kadar etkin olduğunu da Cumhurbaşkanlığı seçimi bize göstermişti. Bu süreç 4 milletvekiline bile hâkim olamayan bir siyasi liderin Türkiye’nin geleceğinde etkin olamayacağını düşünüyorum.

Demokrat Parti’de, Anavatan Partisi de oy kaybetmiştir; ama Anavatan Partisi için durum daha da kötüdür. Jübile yapmak zorunda kalmıştır. Anavatan Partisi siyaseten yok olmuştur. Demokrat Parti’nin daha aday gösteremediği iller vardır, buralara adaylar belki de acele bir şekilde gösterilecektir.

Sağda bu durumda AKP’nin alternatifi MHP olmuştur. Son günlerde gelen şehit haberleri de MHP’ye olumlu yansıyacaktır. Demokrat Parti bugün ve öncesi gelişmelerle zor olan barajı geçme şansını iyice zorlaştırmış ve MHP’nin önünü açmıştır. Meclise 3 parti girecek gibi bir görünüm ortaya çıktı. Demokrat Parti barajı açsa bile Mehmet Ağar yeterince etkin olamayacaktır. Bu durumun diğer sevineni de Mesut Yılmaz yeni bir Parti ile meclise giren Demokrat Partili olursa, bunları da Yılmaz yanına çekecektir. Türkiye son yılların en ilginç seçimine gidiyor ve sonrası da bizleri çok zor günler bekleyebilir. Türkiye genel anlamda bir kaosun içine sokuluyor. Hem Siyasi hem Askeri. Seçim sonrası bunun bir de ekonomik yansımaları karşımıza çıkabilir.

Kadın Futbola Aşık Olmalı 08.06.2007


Futbol yazıları ve gazetelerin spor sayfalarının çok okunduğu bir gerçektir. Bunun yanında kadınla ilgili yazılarda çok okunmakta. İçinde kadından bir öğe bulunan, kadının kadınlığından dem vuran yazılar. Daha da ileri gidelim kadının cinsel çekiciliğini ön plana çıkaran yazılar da çok okunmakta.

Kadının en büyük rakibi popüler olma noktasında Futbol. Futbol ile kadın ise birbirine daha uzak duran bir yapıdalar. Kadınlar futboldan uzak duruyorlar. Bugün dünyada en çok tanınan isimlerden biri David Beckham iken bir diğeri de Paris Hilton. Beckham’ın İspanya’dan Amerika’ya taşınmasının dizi yapılacağı da konuşuldu. Futbol ve kadın birlikteliği bu olayı ön plana taşıdır. Victoria Beckham’ın da bu taşınmanın dizi olmasında katkısı büyük. Futbolcu ve kadının ortaklığında büyük bir servet yatıyor.

Dünyada ki en büyük tutkulardan biri olan Futbolun içinde çok az sayıda kadın yer alıyor, bu noktada kadını futbol içine çekebilmek, futbolun zaten büyük olan ekonomisini daha da büyütecektir. Futbolda estetik öğelerin daha fazla yer almaya başlaması, şiddetin önüne geçilmesi, stadyumların konforunun artması kadının futboldaki yerini almasını sağlayacaktır.

Kadınlar futbolda daha etken olmalıdır, yönetim kademesinde artık kadınları da görmeye başlamamız faydalı olacaktır. Aslında bu keşif yapıldı. Bugün Türkiye’nin en ciddi kanallarından birinde Burcu Esmersoy spor haberleri ile karşımızda, yine Banu Yelkovan bir futbol dergisinin editörü, Beşiktaş’ın yönetim kurulunda bir kadın üye var. Bunların sayıların artması hem futbolu gözleştirecek, hem de futbolun ekonomisini olumlu yönde etkileyecektir. Futbolu kadınların nefret ettiği bir olgudan çıkarıp, sevdikleri bir olguya dönüştürmek, erkekler açısından da bir kazanç olacaktır.


Futbolda günümüzde bir vitrin sporu olmaktadır ve bu noktada kadınlara ihtiyaç vardır. Kadınları da artık tribünlerde daha fazla etkin görmek isteriz. Bunun için kim bilir 35 yaşına geldiğinde Beckham’da ülkemizde top koşturabilir.

İnternet Harekatı 08.06.2007


Genel Kurmay Başkanlığı’nın internet sitesindeki bildirileri gece yarısı yapılınca, bunun bir muhtıra niteliği taşıdığı akla geliyor; Çünkü darbeler gece yarısı olur; bu yüzden zaman bakımdan bir muhtıra yanı var bildirinin, mekân bakımdan ise yok.

Mekân halka açık bir alan; nitelik açısından ise muhtıradır. Burada muhtıra bu sefer siyasal iktidara değil; halka veriliyor. Bölge halkından yardım isteniyor. Terörün yaşandığı bölgede halktan destek isteniyor. Güvenlik bölgesi ilan edilen 3 ilde, Şırnak, Siirt ve Hakkâri’de şehir giriş, çıkışlarında, ulaşımda çeşitli kısıtlamalar başladı. Bu noktada halktan destek isteniyor, halkın güvenlik önlemlerinin uygulanması noktasında güvenlik güçlerine destek vermesi isteniyor. Güvenlik bölgesi ilan edilen illerin sayısı da aratabilir.

Ayrıca son günlerde medyada çıkan haberlere ve ordu karşıtı yayınlara da bir gözdağı veriyor, destek istiyor. Gelen şehit haberleri de halkta bir tepki oluşturabilir. Bu eylemlerin bir amacı da daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, halkın güvenlik kuvvetlerine olan bağlılığını azaltmak. Belli bir noktadan sonra halkın şehit sayıları artması ile birlikte Ordunun başarısız olduğunun düşünülmesi ile halkın bu olaylarda orduyu suçlaması noktasına gelinmesinden korkuluyor. Genelkurmay Başkanlığı tüm bu gelişmelere karşın halkı uyarıyor. Türkiye’nin her gün canı yanıyor, her şehit cenazesi içimizi burkmaya başladı. Bunun bir savaş ortamından farkı yok. Savaş ise fedakârlık demek halka bu yönde bir çağrı yapılıyor. Bu olayın sorumlularına karşıda kitlesel tepki verilmesi isteniyor, beklide Cumhuriyet Mitingleri gibi bir de Teröre karşı mitingler düzenlenmesi isteniyor olabilir.

Aslında bu bildiri ile bu olayların daha da artacağının izleri de var. Terör örgütünün bu tip eylemlerine karşı da halkın hazırlıklı olması isteniyor. Bu bildiri aslında daha çok fazla eylem göreceğimizin de habercisi.

Carlos Sadece Futbolcu Değildir 08.06.2007


Roberto Carlos’un Fenerbahçe’ye transferi ile ilgili birçok şey yazılıyor ve çiziliyor. Bu transferin faydalı olup olmadığını konusunda görüş ayrılıkları var. Roberto Carlos bir dünya markası ve Fenerbahçe’nin Carlos transferi çok yerinde. Bugün Roberto Carlos’un transferi ile Fenerbahçe dünya medyasında yerini almıştır. Carlos’un yaşı ileridir; ama unutulmamalı ki hala Real Madrid’in11 yerinde kendine yer buluyor.

Üstelik aynı yetenekteki Roberto Carlos’un ilk kulübü Fenerbahçe olsaydı, kimse Roberto Carlos Fenerbahçe ilişkisini hatırlamayacaktı; ama bugün futbolu Fenerbahçe’de bırakan Roberto Carlos’un adı Fenerbahçe ile sürekli anılacaktır. Mezar taşında doğum ve ölüm tarihleri yazar. Roberto Carlos’un ise kısa özgeçmişinde Futbola başladığı ve bitirdiği takımlar anılacaktır.

Bugün 37 yaşındaki Tugay Kerimoğlu hala İngiltere’de top koşturabiliyorsa, 34 yaşındaki Carlos’ta Fenerbahçe’de top koşturabilir. Üstelik Carlos’un bilgi ve tecrübesi, Fenerbahçe’nin genç futbolcularına örnek teşkil edecektir. Zico’ya Teknik konularda destek olacak kadar da Futbol bilgisi vardır. Roberto Carlos ismi ile Fenerbahçe marka tanırlığı yakalaycaktır. Roberto Carlos’un karşısında oynamayı hayal eden ve bu hayale erişmesi güç olan düşünün ki bir Kasımpaşalı futbolcunun da hayalini gerçekleştirmiştir Fenerbahçe.

Bugün hepimiz kabul etmeliyiz ki, bir bu tip futbolcuları en verimli çağında transfer edecek gücümüz yok; ama bir fırsat yakalamışken bunu değerlendirmekte fayda var. Türkiye’ye gelmiş en kaliteli futbolculardan biridir. Dünya Şampiyonu bir ülkenin kadrosunda yer almış, hala milli olabilen bu futbolcuyu Fenerbahçe forması ile izleme şansı bulmamız yabana atılacak bir durum değildir.

Roberto Carlos, sportif anlamda da Fenerbahçe’ye faydalı olacaktır; ama bu demek değildir ki her maç çok iyi oynayacak; ama Roberto Carlos ile yan yana oynayan futbolcu da kendine bir güven hissedecektir. Karşısında oynayan Futbolcu da çekinecektir. İlhan Mansız gibiler ise kendileri unutulsa da Roberto Carlos’a yaptıkları artistik Show ile hatırlanacaktır. 2002 de Brezilya maçında ki hareketi İlhan Mansız Carlos’a karşı yapmasaydı; bugün hiç kimse o hareketi hatırlamazdı. İyi bir kumaş yerine Fenerbahçe belki de Marka giymeyi tercih etmiştir, ama Futbol da marka olmanın gücü yabana atılamaz. Fenerbahçe doğru bir iş yapmıştır.

Hollywood ile Edebiyat Çekişmesi 07.06.2007



Savaşında sıcağı soğuğu var. Soğuk savaş ve sıcak savaş yöntemleri de küresel ısınma ile beraber değişti. Soğuk savaş yine kapıda mı sorusuna verilecek en güzel yanıt dünyadan savaşın hiç kaybolmadığıdır.

Hollywood filmleri ile büyüyen kuşak ile Rus Edebiyatı ile büyüyen kuşak arasındaki bir çatışma var. Bu soğuk savaş sürekli yaşanıyor. Rusya’nın gariban ve daha doğrusu Komünist yapısı zenginden alıp fakire veren Robin Hood rolünü oynaması dünyaya her zaman sevimli geliyor. Amerikan zenginliğinin ve ihtişamın karşısında bu ihtişama ortak olamayan kitle kendisi hemen Amerika’nın karşısında Rusya’nın yanında buluyor.

Ben soğuk sava karşı değilim belki saçma gelecek; ama Rusya’nın Amerika karşısında güçlü bir devlet gibi durabilmesi beni üzmez bilakis sevindirir. Dünya yönetimini elinde bulundurmak isteyen Amerika’ya karşı güçlü bir Rusya ya da Çin varlığı her zaman tarafımdan istenmiştir.

Amerikan Salatası mı yoksa Rus Salatası mı dediğimizin bile önemli olduğu günlerin ardından dünyada kendisine Amerikan hükümranlığı kabul etmişti. Komünizmin yıkılmasından sonra, Rusya’nın tekrar toparlanma sürecinde Amerika’yı yalnız bırakması, dünyada var olan çatışmaları daha da artırdı. Özelikle Amerika’nın Rusya’nın hemen dibinde bulunan Ortadoğu coğrafyasına hâkim olması çabası belki de Rusya’yı kızdırmakta.

Dünyanın yeni bir soğuk savaşa kapı açmasının bölgede bulunan Türkiye tarafından da dikkatle izlenmesi gerekmektedir. Bu dikkatle izleminin yanında benim gibi Rus Edebiyatı veya Hollywood filmi düşkünleri ise bu düşkünlükleri bırakıp, kendi ülkesinin çıkarlarını düşünmeli.

Rus ordusunun müzik ekibi her ne kadar mehter takımına benzese de Rusya Kızıl Meydanı’nın kimileri için bir anlamı olsa da kızılca kıyamet kopmasın; ama Amerika’ya da biri dur desin, desin ki dünyada sıcak savaşın dozu azalsın ee sıcağı olmayınca soğuğu olur.

Kaybolan Geleceğimiz


Soramadığımız ana soru, Türk ve Kürt halkları Teröre karşı ortak mücadele edebilir mi? Bu soruyu sormaya korkuyoruz. Çünkü biliyoruz ki, PKK’nın yaptığı eylemler zaman zaman belli bir Kürt kitlesinden destek alıyor. Kürt vatandaşların sorunları var; ama bu coğrafyada Kürt ile Türk beraber yaşıyordu. Ne zaman ki milliyetçilik ve Türklük vurgusu daha fazla öne çıkmaya başladı. Kürt vatandaşlarımızda kendi milliyetçi duygularının kullanılmasına alet oldular.

Bazıları yaşam korkusu ile bazıları da içten destek verdiler bu örgüte. Ana dilde eğitim gibi elde edemedikleri hakları sömürüldü. Türkiye’de anlamadığım toplumda var olan olguların yasa ile engellenmesi. Bir coğrafyada eğer, Kürtçe konuşan bir kitle varsa, Kürtçenin kimi alanlarda yasaklanması bu kitlede bir hakkın elinden alınması olarak yorumlandı. PKK eylemlerinde bugün Kürtçe sloganlar atılması olumlu bulunurken, bunlar daha önce aykırı davranışlar sağlanıyordu.

Kürt ile Türk bu mücadelede birleşecektir. Çünkü bu işten rant sağlayanların yaşam kaliteleri artarken, vatandaş acı çekiyor. Herkesin yaşamı tehlikede. Bugün P.K.K destek veren canını kurtarmış olmuyor, aksine devlet ile inatlaşmaya girmiş oluyor ve bunun cezasını bir şekilde alıyor. Yıllar süren mücadelede sürekli kayıp veren Kürt ve Türk vatandaşının Diyarbakır’da Cumhuriyet mitingde ne yapacağının örneğini ise, biz daha önce Gaffar Okan suikastında gördük.Halk değerinin elinden alınmasına karşı. P.K.K’nın bölgedeki gücünün ne kadar olduğu ise 22 Temmuz seçimlerinde sandığa yansıyan oylarda kendini gösterecek.

Pazartesi, Nisan 13, 2009

Matematik halen geçerli


Bank Asya 1.liginde son 4 maça giriyoruz. Ortada 12 puan var. Manisa bu haftada kazandı, nerdeyse Süper lige döndü diyebiliriz. 8 puan kaybetmeleri gerekiyor, bu arada diğerleri hep kazanmalı, belki de haftaya tekrar Süper ligdeler. 9 maçtır kaybetmeyen Diyarbakırspor kaybederek ligde önemli bir avantajı tepmiş gibi duruyor, ama hala kaybetme lüksleri var. Altay son ana kadar kovalayacak gibi duruyor. Altay bu haftada kazandı ve ensede bekliyor. Üstelik 6 puanlık bir maç aldılar ve bu maçı kaybeden Kasımpaşa’da 48 puanda kaldı, onlarda matematiğe güveniyor artık. Boluspor’da matematikten bakınca ilk 2’ye, ama futbol açısından bakınca ilk 6’ya oynuyor ve ilk 6’da tutunmak için kazanması gerekiyordu ve kazandı. Karşıyaka ise önemli fırsatları tepiyor ve ilk 6’da riskli; dikkatli olmaları gerekiyor. Onlar ilk 6’nın barajını belirliyor, puan 47.Rize ile Adana birbirini engelledi ve matematik Rize’ye Süper ligi bile halen mümkün kılıyor. Yine Matematiğin Süper lig şansı verdiği takımlardan Adanaspor.

Matematik ile ayakta kalan bir başka takım Karabükspor ilk 6 şansı var. Dahası düşme şansı da var. Orduspor kazandı ilk 6’ı şansı var. Gaziantep Büyükşehir kaybetti, onlar düşmeye doğru selam verdi. Kartalspor’da günde güne aşağıya doğru gidiyor, tüm kayış aşağıya doğru. Giresunspor’da kaybederek düşme hattı korkusunu hissetmeye devam ediyor. Erciyespor’da düşmeye yakın. Güngören puan alırken Erciyes ile aynı puana denk geldi.Sakarya ise Malatya’yı yenerken Malatya’yı kendinden daha aşağı sıralara çekti.Düşme hattında mücadele çok çetin.

Kendilerini prenses, ahlak temsilcisi sanıp, kural koyan tanrıçalar


Bazıları vardır, hadi bazıları demeyelim kızlardan bahsediyorum, hani şu kendilerini dünyanın tepesinde gören, erkekleri sapık olarak adlandıran kızlardan bahsediyorum, bazı şeylerde Amerika’yı yeniden keşfediyormuş gibi davranıyorlar, kendilerini ahlak timsali olarak görürken yaptıkları hareketlerinin manalarını analiz edemediklerinden dolayı. Bu kızlarımız kendilerini ahlakın bekçileri olurken görürken, onlara mütevazi davranıp yazmayan erkeklere kendileri dostça yazarken, erkekler yazdığında adı asılmak oluyor, çünkü kızlar asılmazlar. Yine kızlar hep erkeklere arkadaşça yaklaşırken erkekler hep adı konulmamış sapıklardır. Niyetini belli eden erkekler onların kriterlerinin altında kalırken, onlar hiç tanımadıkları erkeklere yazarken hep ahlakın temsilcisi olurken, erkekler ise ahlakın yanından geçmemiş oluyor.
Yine o kızlardan bazıları saatlerce o erkeklere yazarken işi baştan kesmek yerine sürekli yazabilirken yine ahlaklı olurlar, yine o kızlar her gün sokaklarda gördükleri billboardlarda gördükleri resimleri bloglarda görürken ahlak timsali olup, onlara bakamazken, aşkın çirkefliğin döndüğü o resimlerin oynayan hallerini gördüklerinde, hatta onları bilerek izlediklerinde yine ahlaklı olan taraflardır. Yine o kızlardan bazıları kendilerine canım denildiğinde erkeği tefe koyarken, namahrem olan erkeklere ne olursa olsun canımın içi derken ahlaklı olurlar. Onlar kendi kriterlerini oluştururken, hep onları yücelten erkekleri küçük görürler, çünkü o erkekler hata yapmıştır, onları beğenmiştir. İşte böyledir bu kızlar. Kendilerini ahlak bekçiliğine adamışlardır, çünkü onların ahlak anlayışı nedense hep kadın, kadın bedeni, kadına bakma ya da bakmama ile sınırlıdır, oysa ahlakın içine dürüst olmak, insanlarla gönül eğlendirmemek ah almamak da girer.

Futbol sahasının suratımıza tuttuğu aynada magandalığımızın keşfi


Galatasaray ile Fenerbahçe bir kere öyle bir derbi daha oynadılar ki, yıllarca konuşulur, konuşulmasının sebebi de herkesçe malum, ama rezillik gerçekten rezillik. Bu rezilliğin ana kaynaklarından biri spor dünyasındaki kirlenmenin küçümsenip sadece hakemlere ve futbolculara indirgenmesi. Aklı başında yöneticiler yerine eyyamcı yönetici profilinin öne geçmesi buna sebep. Türkiye’de spor barış ve kardeşlik yerine şiddet ve düşmanlık aşılıyor. Gelenekleri olan her iki kulübünün böyle sahada birbirini yiyen futbolculara sahip olması çok acı, üstelik bu takımlarda aklı başında pek oyuncu da yok. Kim suçluya bakınca, elbette isim isim bazı oyuncular öne plana çıkarılabilir. Ancak çözüm bu değil, kalıcı çözümlere ihtiyaç var. Futbolun bu kadar çirkefliğe bulaşmasının önüne geçilmeli.

Doğru dürüst yayın yapan spor gazetesi bile yok, televizyon programlarında kavga eden yorumcular daha ön plana çıkarılmaya başladı, hal böyle olunca herkes bundan suçluluk duymalı, en azından bu ilerisi için umut verecektir, ancak bu da pek mümkün değil. Mümkün olmadığını biliyoruz. Ancak Trabzonspor bir şeyleri değiştirebilir. Sivasspor’un şampiyon olması bir takım şeyleri değiştirebilir. Futbolun akil adamlara ihtiyacı var. Dün olayları izleyen Carlos ve Lincoln’un verdiği dersi alabildiler mi bilmiyorum. Milli takımın iki gözdesi Semih ve Arda’nın bu işe bulaşması, Semih’in aşırı bir tepkiyle kendini yere atması da beni şok etti. Diğer oyuncular içinde de pek sakinleştirici etkisi olan çıkmadı. Dünkü yaşananlardan ders alan bireyler yoktu bugün, herkes nasıl geçirdi ama muhabbetini yaparken, birazda nasıl vurdu muhabbeti içinde olanları gördük. Türkiye dün akşam futbol sahasında kendine ayna tuttu aslında. Dün akşam sahada bir Aykut Kocaman, bir Ergün Pembe olsaydı bunlar olur muydu, sanki olmazdı gibime geliyor, futbolda rekabetin şiddeti artıkça buradaki şiddet kelimesi manevi anlamından hemen maddi anlamına kayabiliyor. Ha dün Türk futbolun iki büyük yıldızı kaymışken bunları konuşmak bir şeyleri düzeltmeyebilir.

Okyanusa aşk çaldım tutar mı?


Benden çok uzaklarda, aslında tam nerede bilmiyorum, bir yanık türküdür bu sevda aha şuramda der Songül Karlı gösterir, e türküyü söyleyen de Songül Karlı olunca daha da güzel oluyor. İşte o da benim şuramda, kalbimin bir yerinde, adını biliyorum aslında, ama dudaklarımdan bile onun izni olmadan dökülemezken burada ifşa edemem, söz verdim, verdim de almadım, karşılıksız yani, hani çekin karşılıksız olanı oluyor da sözün karşılıksız olanı olmaz mı? Aşkın karşılıksız olanına bile yatırım yapıyor insan, belki geriye dönmemecesine. Nerde ne yapıyor, nasıl hiç bir şey bilmiyorum, ancak o istediğinde öğreneceğim. Belki de hiç istemeyecek, ama ya isterse, biz hocanın torunlarıyız, kolay mı, göle maya çalmış tutmamış, ama yılmamış, bende belki güle maya çalıyorum. Belki de Okyanusa. Okyanuslar ötesine geçtim belki de bilinmez diyarlarda sürükleniyorum. Alıyor beni sürüklüyor, kapılmışım rüzgara, kulaklarımda Leman Sam’ın rüzgar şarkısı çınlıyor, kulaklarım çınlıyor, dilim susuyor, bir daha kanmamacasına.

Kim olduğunu ne olduğunu bilmediğim bir fırtınanın arkasında gidiyorum. Belki de platonik aşka bile hakkım yok, tüm aşk haklarım belki de elimden alınmış, belki de çok basit nedenlerle hakkımı kaybediyorum. Bir hayalin peşinden gidiyor da olabilirim, ama o hayaller olmasaydı, Mona Lisa’da olmazdı, sanırım. Beni yargılarken başkalarının yapmadıklarını iddia ettiği şeyleri belki de yapanlar vardır. Belki de ben dürüst davranmayı deniyorum, ne kadar dürüst olabilirsem olmayı deniyorum. Bir garipliğin içine dalıyorum yine, akıllanmadan, belki de hep ben sevdiklerime değer verirken kendimi çok küçük düşürdüğümden küçük görülüp eziliyorum. Belki de aşk denilen treni biz çoktan kaçırdık; ama gözümüz uçakta belki uçakla aşka uçabiliriz, biraz arabesk oldu. Orhan Gencebay’ın nerde bir garip görsen hor görme bari onunda senin gibi Allah’ı vardır. Kendimi o konumda hissediyorum, hor görülüyorum, talip sınıfından olduğumdan hor görülmeye layık görülüyorum.

Hafıza Kaydı

Blog Arşivi

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler

Yaban

Buraya bir daha gelmek istemiyorsan, kaybolan vaktin için özür dileriz, ancak tekrar tekrar geliyorsan ne mutlu bize
Web Analytics