font-size:14px;font-weight:bold; color:#006699; border:1px solid #CCC; padding-top:2px; padding-left:3px; padding-right:3px; margin-left:2px; margin-right:2px; } .showpageNum a:hover { text-decoration:none; color:#3c78a7; border:1px solid #1584d9; background:#f0f4f7; } .showpagePoint { background:#3c78a7; font-size:14px;font-weight:bold; padding-top:2px; padding-left:3px; padding-right:3px; color:#fff; border:1px solid #CCC; } .showpageOf { clear:both; padding:15px; text-align:center; font-size:12px; font-weight:bold; color:#999; } .showpage a { font-size:14px;font-weight:bold; padding-top:2px; padding-left:3px; padding-right:3px; color:#006699; border:1px solid #CCC; } .showpage a:hover { border:1px solid #1584d9; text-decoration:none; }

Sayfalar

Pazar, Kasım 30, 2008

Trabzonspor hala lider, hala sonuncu gibi eleştiriliyor


Ligin 13.haftasında da lider Trabzonspor eleştirilerden biri türlü kurtulamamalarına rağmen koltuğa da çok sağlam tutunuyor ve koltuğu bırakmıyorlar böylece ligin iddialı takımlarından biri oldukları bir kere daha ortaya koydular, zaten Kayseri, Sivas gibi takımları mağlup edebilse lig çoktan kopardı, o zaman diğer takımlar ne yapardı, zor ve çetin bir ligde başarıyla gidiyorlar ve gideceklerde, en azından doğalarımız onlarla.

Kayserispor bir türlü beklenen çıkışı yapamıyor, onlarda hala istediğimiz yerde değiller. Fenerbahçe derbiyi kazanarak derbilerin takımı olduğunu ortaya koymuş oldu. Fenerbahçe’nin sanırım bu sezonki övülecek tek yanı derbi karnesi olacak, gerçi tabelada da 23 puanları var ve hala Trabzonspor ile oynamadılar, yarıştan da pek kopmuş değiller.

Beşiktaş Denizli ile beklenen çıkışı yapamıyor, ancak aynı Trabzon’un durumunun bir benzeri yaşanıyor, puan kayıpları onları pek aşağıya düşürmüyor. Böylece 25 puan ile 2.sıradalar. Kayıpları değerlendirme konusunda en iyi durumda olan Sivasspor onlarda geçen yıl Beşiktaş’a kaptırdıkları üçüncü sıradalar şimdi hem de G.Antep’i farklı yendiler. Gaziantepspor da henüz bekleneni veremiyor.

Galatasaray’ın rakibi zayıftı, birde 9 kişi kalınca kolay kazandılar. Hacettepe 17. ve 9.sıradalar, Kocaelispor bugün Konya’yı 3–0 gibi net bir skorla yenince 9 puana ulaştı dahası moral kazandı.Düşme hattında yer alan bir başka takımda Gençlerbirliği onlarda Büyükşehir’i yenemeyip 16.sırada kaldılar ve sıkıntı yaşıyorlar. Yine düşme hattında gözüken Antalya Mehmet Özdilek ile yükselişte ve iyi gidiyorlar.

Lige en çok renk getiren takımlardan biri Denizlispor diğeri de Eskişehirspor ve bu ikisinin maçı 4–3 bitti, Denizli öne geçti koruyamadı, Eskişehir 3-0’dan maçı çevirdi. Denizlispor son maçları 3–2,3–2 ve 4–3 bitmiş hele ki genç hafta ki gol kısırlığında 7 gol atılan maçta katkının yarıya yakını onlara aittir. Ligin en çok yiyen iki takımı, aynı zamanda 21 gol ile Trabzonspor’dan çok da gol attılar.

Ankaraspor zirveden aşağıya doğru düşmeye başladı. Ersun Yanal’ın yaşadığı sıkıntıları Aykut Kocaman’da yaşıyor. Üç hafta önce ikinci olan takım şimdi 2. Ankaragücü ise yukarı doğru çevirdi gözünü.

Gol krallığında zirvede 10 golle Mehmet Yıldız var, Sivas’ın attığı gollerin yarısından fazla gol atmış. Ayrıca Hacettepe’nin attığı golden fazla gol atmış, Baros ise yaklaşık takımın attığı gollerin yüzde 30’unu atmış ve bugün Hat Trick yaptı.

Asetonun silemediği güzellikler


Çok güzel hareketler bunlar programında, kadınlar çirkin olma özgürlüklerini istiyorlar bir skeç, bence de kadının çirkin olma hakkı vardır. Bir anımı da burada anlatmak da fayda var. Dolmabahçe Sarayı’nda Saat Kulesi kafede çalışıyorum, servis yapıyorum, bir yükselti var, Müşteriye sipariş götüreceğim, götürürken bir adet kıllı, epile edilmemiş gerçi epile edilmek doğru bir deyimdir bilmiyorum, bacak kılı gördüğümde müşteriyi erkek sanırken, karşıma çıkanın kadın olduğunu görünce şaşırmış, sonra Alman olduğu görünce şaşkınlığımı gidermiştim. Diğer yanda yine bir gün Belediye otobüsünde önümde göbeğinin kıllarını gözüme sokan Bayanı da düşününce evet kendine çirkinliği yakıştıran kadınlar var. Diğer yandan bu her iki örnekte 10 yıl önce yaşandı, yani kadın gittikçe kendisini daha fazla epile eden, daha fazla açılan, seksliliğini ön plana çıkaran konumunda.

Kadınlar bence çirkin olmalılar, ama bir ikilem daha var, çirkin olup seksi olma da var. Her ikisinden birden vazgeçmemeli, yani çirkin olacaksa evet seksi olabilmeli, güzel kadın karşısında kaybetmemeli. Kadın estetik anlamda hoş görünmesi elbette güzeldir, insanı da büyüler. Ancak her kadın her gün güzel olma kaygısına yenik düşmemeli. Bir de gerçekten de tüm kadınlar güzel oldukları konusunda ikna edilmek zorunda değiller.


http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=93713

Daha öncede bu konuda da yazdım. Birde her kadın erkek birlikteliği seksilik, yakışıklık güzellik endeksine bağlı değil, başka nedenler ve etkenlerde var, temelleri sürülen roj, ojeye giyilen mini eteğe dayanmayan, yani rüzgârın açamadığı, asetonun sökemediği temeller vardır, o temelleri atmak önemli olan. Erkeğin de çirkini vardır, çok vardır, görece olarak talep göremeyen erkek vardır. Çirkinin tavrı kendini başka bir şekilde geliştirmek, çoğu zamanda bilgiyle üstün kılmaktır kendini, güzelliği yok sayar gibi görünür, bu her zaman kolay değildir dahası şu vardır kimi zaman eziklilik de duyuluyor, ama çirkinlik de bir değerdir eğer onu gölgede bırakacak meziyetler kazanırsan, ha şimdi bir çirkin kız çıksa beni sever misin dese belki ben yok derim, ama evet diyecek biri var, bende sevdiğim insanı kimseye sormam güzel mi diye, gönül kimi severse güzel odur, ama gönlümün sevmediği güzellerde vardır, hiçbir zaman bir araya gelemeyeceğimiz güzellerde mesela Liv Tyler.

Noel Baba bu yılbaşında kömür getirir mi?


http://beyazmendil.blogspot.com/2008/11/hayatn-srprizleri.html

Bloglar arası gezerken bu resmi gördüm, tüm blog yazarlarına söylemem gereken bir şey var ki, blogları ziyaret edelim. Bloglar arasında daha doğrusu blog yazarları arasında dil, din, ırk, düşünce ayrımı yapmayalım, blogları sadece link değişimlerine esir etmeyelim. Blog yazarlarına verdiğimiz destek bir çıkar ilişkisine dayanmasın yazılana ve yazana sahip çıkmak adına bloglar gezilsin. Blog yazanlara destek verelim, böylece kendi medyamızı yaratabiliriz.
Kendi medyamızı yaratmamızın sebebi şu olmalı, siz güdülenmekten bıkmadınız mı, ben çoktan bıktım, o yüzden bloglar önemli ve sığınağım, doğru olmasa bile kimi zaman, iyi niyetli her zaman.

Gelelim resme insanın bugünden yarına hangi evreye gelebileceğini, Noel Baba’yı kullanarak anlatmış, çöp ile ilişkisi olmak garibanlığın fotoğrafıdır. Okuyamayacak çok çöpçü olmakla tehdit edilir, ardından muhtaç olanı çöp karıştırırken görürüz. Veren el olan, paylaşan Noel Baba bile alan el olma durumuna düşebilir. Kömür tartışmaların sürdüğü bu noktada bu resimde konuya uygun düşmüş. Muhtaç olmak da bu ülkede her zaman neye göre kime göre sorusuyla beraber gelmeli.

Bizde aslında bugünü düşünmemek yarına hep mesafeli bakmak öğütlenmiştir. Gerçi bu kimi zamanda aşırı kaygı yoluyla bugünün kayıp olmasına da sebep olabiliriz. Ölçeği, ölçüyü çok iyi ayarlamak gerekir.

Kaygıları verip üstüne mutluluk alıyordum


Güvercin sanmıştım, kanadı kırık bir güvercin gibi kimi zaman
Sessiz, sakin
İçten içe hesap yapıyormuş
Eski dart oyuncularındanmış
Keskin nişancı sınavından geçmemiş
Polis olamamış
İntikam alması gerekiyormuş.
Hedefi 12’den vuracak beni yaralayacakmış
Nerden bilirdim ki
Güvercin barış demek değil miydi?
Bir gün bir gece uykuya dalmıştım
Bir yarasa parçaladı kalbimi
12’den vurmuştu
Nerden bilirdim ki
İçten içe hesap yaparmış
Bende hesaplar yapıyordum
Kaygıları verip üstüne mutluluk alıyordum

İstifa kültürü Hindistan’da dahi olsa alacaksın


Shivraj Patil ismini belki de ilk kez duydunuz, kendisi Hindistan’ın İçişleri Bakanı, Mumbai’de ki terör saldırıları sonrası istifa etti, biz Mumbai’yi Bombay olarak biliriz, ancak literatürde Mumbai olarak geçer, Bombay ismi de biraz ironik bir isim Hindistan için. Onlarında tarihlerinde bir İngiltere gerçeği vardır, tıpkı bizim tarihimizde olduğunu gibi. Bir yerde sömürü varsa orada bir İngiliz gölgesi mutlaka vardır, bugünkü Irak’ta olduğu gibi, Amerikalılarında atası onlar değil mi. İngilizler İçişleri bakanına Home Minister derler, hani bizde içişleri daha farklı manada kullanılır. Neyse efendim olay şu ki bizde böyle olaylar olduğunda istifa edilmez, hatta daha vahim olaylar olur yine istifa edilmez, bizde mesela kadrolu Bakanlar vardır, hani iktidar olursanız milletvekillerinin isimlerine bakıp parti kurmanız oldukça kolaydır, çünkü o iş için açılmış bir kadro zaten vardır, yapman gereken ismi ilan etmektir. Gerçi Patil istifasını Manmohan Singh’in kabul ettiğine dair bir haberde yok, ancak kabul etmesi bekleniyor.

Hindistan için kendi 11 Eylül’ü yaşıyor denilebilir, yalnız bu ay öyle melanet bir ayki tüm dünyaya damgasını vurdu, hani Alpay’ın Eylül’de gel şarkısından bile nefret eder hale getiriyor insanı. Mumbai’de binlerce insan öldü, aslında ben bu tip haberler yapılırken şu kadar Türk var bu kadar Türk üstüne bilgi dışında aşırı vurgu yapılmasına da istemiyorum, hani yeni malzeme çıkmasın, terör, terördür, ırkların çok fazla önemi yoktur, olay şudur ki, taraf olmayan olayla ilgili olmayan insanların katledilmesidir, acıdır. Gandhi gibi barışın simgesi olan bir liderin ülkesinde daha acıdır, Tagor’un topraklarında terörü görmek acıdır, Bolywood mekânlarında terörü görmek oldukça acıdır. Terör hep acıtır, uzak oldukça etkisi azalıyor, ancak yine de yüreklerimizi dağlamalı diye düşünüyorum.
Shivraj Patil,

Olimpiyat aşkı mı gerçek aşk mı


Olimpiyatın harika adamı Michael Phelps yeni bir kız arkadaş bulmuş, Olimpiyatta aldığı sekiz madalya ile Usain Bolt ile beraber beklide dünyanın 8. harikası olarak adlandırabilir. Belki bazılarımızı Phelps için insan olamaz diye düşünüyor olabilir, oysa o insan olduğu kanıtlamak için New girlfriend bulmuş, yani yeni bir kız arkadaşı var. Caroline Pal, Phelps yeni kız arkadaşı ve 2 aydır beraberler. Kendisi Las Vegas’ta garsonmuş. Palms Casino Resort de, ayrıca bir dip not daha var, Abdullah Gül’e benzeyen George Clooney’in eski kız arkadaşı yani ex girlfriendi Sarah Larson da aynı yerde çalışıyormuş, demek ki neymiş Las Vegas’ta sadece kumar oynanmıyormuş aşkta bulumuyormuş, ha ben size Paris Las Vegas Oteli tavsiye ederim, ben kalmadım, ama kalan müşterilerimiz var onlar memnun. Bizde de Hande Yener bir garson ile beraber olmuştu. Phelps bayağı mütevazıymiş, Ronaldo’nun yaptığı seks partilerini görünce Phelps mütevazı kalıyor.

Üstelik iki âşık Thanksgiving day denilen yani Şükran gününde, Phelps ailesiyle beraber Baltimore’de zaman geçirmişler. Baltimore Michael Phelps’in memleketi. Amerikan bağımsızlık savaşı da bu şehirde başlamış. Birde adamın ne güzel mazbut aile hayatı var, özel günlerini ailesiyle geçiriyor.

Kocam davetlere eşli gitmek için acaba üstüme Kuma mı getirse


Bir ülke düşünün en büyük sorun olarak bugüne kadar Süleyman Efendi’nin nasırını bilmiş Orhan Veli’nin kaleminden, en büyük sorunu Süleyman Efendi’nin nasırı olmuş. Sonra Süleyman efendiler sülalesinden bir Süleyman 7 Kere Başbakan, 1 kere Cumhurbaşkanı olmuş, daha da yetmiş 2. kere olsun diyerek kendimizi yırtmışız.

Bir ülkeden bahsedilse size dense ki bu ülkenin en büyük sorunu, davetiyeler. Davet edilmediği için ağlayanlar, davet edilmeye uygun görülmeyenler, davet edip işinden olanlar, davete icabet etmeyenler, davet edeni beğenmeyenler, smokin mi takım elbisesi mi kavgası yapanlar dense, bu ülkenin herhalde yeni bir Lale devri yaşadığını düşünürsünüz, düşünsenize tek sorunları var ve davetiye. Demek ki ülkede sürekli bir davetiye trafiği yaşanıyor, vatandaşın refahı yerinde, zaten nasıl yerinde olmasın ki, iktidardaki partinin bundan önce ki dünya geliş isimlerinden biri Refah. Herkes böyle refah içinde yüzerken elbette en büyük sorun davetiye olur.

Ahmet Necdet Sezer, tamam iyiydi, hoştu da bu davetiye sorununu ülkeye taşıyan adam da o oldu. Düşünün bir iktidar partisinin bir Meclis Başkanı, Meclis Başkanı olmasını eşinin başörtülü olmamasına, yani davet edilecekler listesinde kara listede olmamasına borçlu. Vecdi Gönül, Köksal Toptan, herhalde diğer arkadaşlarıyla bir araya gelip, bak seni davet etmediler bizi ettiler diye çocuklaşıyordur, çünkü bu davetiye işi çocukça bir hal aldı.

Birde Başbakan’ın uçağından bilet ayırmak var ki, o daha da çetrefilli. Oraya hiç girmeyelim, şimdilik davetiye ile idare edelim. Ahmet Necdet Sezer, bugün Türkiye’de dürüstlüğün yanı sıra aslında karmaşanında sembolüdür. Sokaktaki kadın davetlere rahatça giderken, devlet yönetimindekilerin eşleri gidemiyor, neden onlar bu ülkenin anaları eşleri değil, o gözle bakılıyor. Bakın Sayın Baykal’da köşkte türbanlı var diye davetlere gitmiyor, ama Çarşaflı ağa babasını partisine davet edebiliyor, ondan sonra her şey masal tek gerçek davetiye.

Bu ülke en çok eşler ve davetiyelerden çekti?


Bazı konuları yazacak kadar önemsemiyorum, bana geyikmiş gibi geliyor, hani boşa konuşmamı desem, öküzün altında buzağı aramamı desem bilemiyorum, bir şey diyeceğim, ama tam tabiri bulamıyorum, aslında buldum, içimizdeki P.K.K’lı olanı arama. Konu ne Fatma Kurtalan’ın eşine davetiye gitmiş, eşi kim Selman Kurtalan P.K.K’lı. Şimdi bu olayda art niyet aranıyor, işte efendim Köksal Toptan bir yemek veriyor, kadın milletvekilleri eşiyle beraber davet ediliyor.

Meclis sekreteri Hacer Taşçı da Fatma Kurtalan’a da eşli davet gönderiyor. Sekreter ne yapsın, gündemi pek takip etmiş, eşli denmiş eşi olan herkese davetiyeyi göndermiş, ondan sonra yaygara kopuyor, vay sen misin P.K.K’lı eşe davetiye gönderen. Burada bir art niyet yok, tamam hata varda büyütülmesine gerek yok. İşte biz bu yüzden ileri gidemiyoruz, asıl olayı unutup, yan olayı o kadar önemsiyoruz ki asıl olay gözden kaçıyor.

Bir yere adam alırken tüm soyu sopu araştırılır, sen mecliste milletvekili olmasına izin veriyorsun, ondan sonra tüm günahı sektere yüklüyorsun. Ondan sonra ne bekliyorsun, Meclis Başkanın istifa etmesini mi, hayır sekreter işinden oluyor, bir anlık dikkatsizlik. Tamam, dağdan inip davete gelecek değil ya, olsun yine de yaygara kopsun.

Bizde bu işler kolay zaten.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=74542

Elimizde birer damga dolaşıyoruz ortalıklarda, hainler arıyoruz, bol tarafından, bir yerde hemen bir şey görsek basıyoruz yaygarayı kuyruğu kıstırılmış kedi gibi. Sen mecliste P.K.K’ya açık destek verenleri milletin vekili yap, ondan sonra tüm günahı bir sekretere yükle, onun adına da yönetici sorumluluğu de. Meclis Başkanı ne yapsın öyle bir yaygara ki, bu yaygarada boğulmamak için gemiden birini atmak lazım, kaptanı ancak değiliz ya, atalım mürettebatı iş çözülsün, aslında ortada bir sorunda yok.

Cumartesi, Kasım 29, 2008

Çarşafın partisi hangisi?


Tamam, Deniz Baykal yıllarca çarşafa karşı çıktı, sonra birden bire çarşaflılara rozet taktı, tamam tahkiye de yaptı. Peki ya AKP, o tahkiyeci değil mi, onlarda yıllarca Adil düzen deyip, sonra düzenin adamları oldular, buna ne demeli. Aslında siyasette ilkelerin pek yeri yok, bunu hep beraber gördük. Bir yerde değiştiriyorlar sizi kimi zaman Baykal gibi 70’den sonra 7sinde neyse 70inde de odur lafına ihanet ederek.

Vatandaş olarak yapmamız gereken bize gerçekten faydalı olacak politikaların arkasından gitmek, özünde bir faydası olmayan gerilim üstüne gerilim yaratan politikalara ortak olmamak. Dahası mümkün olduğu kadar siyasete malzeme olmamak. Vatandaşı biz hep sütten çıkmış ak kaşık olarak görüyoruz, ancak onlarda kendi çıkarları uğruna kendileriyle uyuşmayan politik görüşlerin içinde kendilerine yer bulabiliyorlar. İlkelerimiz var diye ortada havalı havalı dolaştığımız anlarda birileri çıkıp o havalarımızı söndürebilirler, birde bakmışız havamız sönmüş, söndüren de hani Türküde der ya, yiğit muhtaç olmuştur kuru soğana durumudur. O zaman ilkelerdir, ilk ağırlık yapan ve atıp kurutulursunuz ilkelerinizden, hatta üstüne su içmeye başlarsınız, ilkesizler gemilerini yürütürken, siz başkaları koşarken yürüyensinizdir. İlke size uzun vadede kazandırır aslında, ama bu siz öldükten sonra söylenegelen iyi adamdı sözü de olabilir. Bu da sizi tatmin eder mi diye sorduğumuzda cevaba göre yaşamınızı şekillendirebilirsiniz.

Aslında hep söylüyorum bu çarşaf konusunda CHP doğru davranmıştır, bir siyasi partidir, yanlış davranan vatandaştır, oyunu, memleketin geleceğini çıkara indirgemiştir.

Maslow’un cinsellik piramidi


Evli erkek, evli güzel kadının arkasından neden koşar diyerek Google’a sormuşlar, sorunun cevabını bizde arayalım, ancak soruyu soran iyi niyetli, erkek aslında her zaman evli güzel kadının arkasından koşmaz, kimi zaman çirkinde olabilir peşinden koştuğu kadın. Hatta sizin onlarca talibin varken onu şetçiğinize pişman edercesine de koşabilir. Tüm kadınlar bilir ki erkek cinselliğin seksliğin peşinde her zaman gider. Garibim ev hanımı annelik güdüyle çocuğu da varsa ailenin devamını düşünürken hatta çocuklar görür diye sevişemezken, erkek özellikle hele de şehir dışına seyahatler yapabiliyorsa, geceleri bir fırsat bilip, kendine yeni meşgaleler arar.

Evli bir erkek ve bir kadın ikisinde eşlerinden aradığını bulamıyorsa, önce dertleşirler, ondan sonra yakınlaşırlar ve kadın ile erkeğin yakınlaşması bir tensel temas doğurur. Genellikle bu olur, yani ben bir kadınla bir erkeğin tam anlamıyla dost olabileceğine inanamıyorum zaten. Hayır, doğanın kanuna aykırı bir durum bu, insan en yakın dostunun omzuna şöyle bir dokunmak ister, düşünsenize bir kadının omzuna dokunduğunuzu.

Cinselliğin ya da kadın erkek ilişkilerinin Maslow gibi bir piramidini yapsak bunun en altında kanımca evli çiftlerinde kendi aralarında yaşadığı cinsellik olur, bir diğer üst katmanı evli olmayan çiftlerin yaşadığı cinsellik, onunda bir üstü bir evli bir bekâr çiftin yaşadığı
İlişkidir. 4.Kademede ise iki evli çiftin ilişkisidir, son katmada ise aklınıza gelebilecek tüm diğer ilişki çeşitleri eşit değiştirme gibi bulunabilir. Elbette böyle bir seks piramidi yoktur, ama insanın mantığı bu noktada çalışır, o zamanda işte evli erkek evli kadının peşinden gittiğinde o piramidin üstlerine çıktığını hisseder, hatta sizin ruhunuz duymaz tutar Eyfel’in tepesine çıkar sizi aldattığı kadınla.

Erkek elde edene kadar kadına taparken, kadınsa erkekle olmaya başladıktan sonra erkeğe tapar, böyle olunca erkek yeni maceralar arar, unutmayın eğer bir erkeğin hayatında birçok kadın sizden önce dahi olduysa yine olması kuvvetle muhtemeldir. Erkeğin sadık olacağına emin olun, bunu kullandığı eşyalarına yaklaşımıyla bile anlayabilirsiniz, buna emin olamıyor ve kafanızda aldatılacağınızı düşünüyorsanız mutlaka bir yerlerde hata yapıyorsunuzdur, ha sizi aldatan erkek konusunda da pek ısrarcı olmayın. Güzel kadın çekicidir, ama ahlak sadakat, değerlerin yıpranmaması daha da çekicidir. Buna her erkek dikkat etmez. Aslında kadını ürküten bir başka kadına yenilmektir.

Sivas’ın bir de Sivyus’u var


http://mutlakgol.blogspot.com/2008/11/kendi-formanz-tasarlamak-ister-misiniz.html

Mutlak Gol’un blogunu okuyunca hayata bir gol daha attığımı düşündüm. Evet, sonunda bir formam oldu, Sanalda olsa, kendimi futbolcu gibi hissettim, arkasında forma numarası 58 ve adım var ne kadar da güzel oldu. Futbolcu olmamızı yeteneklerimiz, popçu olmamızı da kargalar engelledi. Futbola bu kadar meyilli olup futbolcu olamamak insanı incitiyor. Ancak bloglar sayesinde futbola yakınlaştık, futbolun içine girme şansını elde ettik, en azından yorumlarımızla futbolun içinde olabiliyoruz. Bir yandan da kendimizi eğlendirecek bu tip resimlerle futbolcu olmanın tadına varıyoruz.

Lakap belli Sivyus, Sivyus, siv, Sivas’tan geliyor. Sivas’a gönül bağımız var, ancak hiçbir kimse gözümüzde ne değer kaybediyor ne de kazanıyor Sivaslı olmakla Sivasspor dışında, aslında güzeldir Sivaslı olmak ayrı bir havası vardır. Elbette Sivaslılar ile ilgili bir takım sponsorluk söylentileri olsa da Sivas’lı olmak hoştur. Bir Âşık Veysel’i yeter örneğin Sivaslı olmaya ve onun güzel dörtlüğü

Güzelliğin on par'etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa

Veysel sevindirir bizi, bir de yıllardır gönülden takip ettiğimiz üçüncü ligdeyken birinci lige çıkacağı günlerin hayalini kurduğumuz Sivasspor bizleri mutlu eder, sevindirir güzeldir Sivaslı olmak. Pir Sultan Abdal çıkmıştır toprağından, tamam 02 Temmuz 1993 isteriz tarihten silmek, yüreğimizi yakan leken süren madımak yangınları, ama yine de güzeldir Sivaslı olmak, toprağına ayak basmasan da toprak seni bağrına basar, Söz yine Veysel’de.


Kara Toprak

Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Nice Güzellere Bağlandım Kaldım
Ne Bir Vefa Gördüm Ne Faydalandım
Her Turlu İsteğim Topraktan Aldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Koyun Verdi Kuzu Verdi Sut Verdi
Yemek Verdi Ekmek Verdi Et Verdi
Kazma İle Dövmeyince Kıt Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Ademden Bu Deme Neslim Getirdi
Bana Turlu Turlu Meyva Yetirdi
Her gün Beni Tepesinde Götürdü
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Karnin Yardim Kazma İle Bel İle
Yüzün Yırttım Tırnak İle El İle
Yine Beni Karşıladı Gül İle
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

İşkence Yaptıkça Bana Gülerdi
Bunda Yalan Yoktur Herkesler Gördü
Bir Çekirdek Verdim Dört Bostan Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Havaya Bakarsam Hava Alırım
Toprağa Bakarsam Dua Alırım
Topraktan Ayrılsam Nerde Kalırım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Dileğin Varsa İste Allah'tan
Almak İçin Uzak Gitme Topraktan
Cömertlik Toprağa Verilmiş Haktan
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Hakikat Ararsan Açık Bir Nokta
Allah Kula Yakın Kul Da Allah'a
Hakkin Gizli Hazinesi Kara Toprakta
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Bütün Kusurlarımı Toprak Gizliyor
Merhem Calip Yaralarımı Tuzluyor
Kolun Açmış Yollarımı Gözlüyor
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Her Kim Ki Olursa Bu Sırr-ı Mazhar
Dünyaya Bırakır Ölmez Bir Eser
Gün Gelir Veysel'in Bağrına Basar
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Bir daha hayal kurmazsın pili biter diye


Bu aralar kafam karışık
Alnım daha bir Kırışık

Buna rağmen içimde tarif edemediğim bir mutluluk var, sanırım sevildiğimi hissediyorum bu aralar, beni sevenler var, yok öyle aşk değil, aşktan sınıfta kaldık. O sınıfta kalışın nedenlerini düşünmeye de devam ediyorum hani, millete bakıyorum, eleştirdiğim eleştirenler doyasıya aşkın tadına varırken ben yediğim golü unutamıyorum, ama diğer yanda gördüm ki bir yerlerde birçok sevenlerim var, dahası bir başka şey daha var, evet ben gerçekten Yusuf olmuşum, yani hayattaki en ana amaçlarımdan birini gerçekleştirmişim, İncir çekirdeğini doldurmayan laflar ettiğim zamanlar olsa da insanları irite etsem de bir karakterin içini doldurmuşum, ha bunlar şu andaki düşüncelerim.


Yarın bir gün değişebilir, aslında bizim gibi insanların ana sorunu hayatı yaşadığımızdan daha fazla sorgulamak.

Biz yaşadığımız hayatı yaşadığımızdan daha fazla sorguluyoruz
İşte bu yüzden daha çabuk yaşlanıyoruz.

Bana göre durum budur, bu durumdayız ben ve benim gibiler. Yıllar geçiyor, hani ben ucuz mutluluklar istiyorum, maddi değeri düşük manevi değeri yüksek. Ne biliyim bir eşim, bir işim birde evim olsun, istemiyorum ki Paris sokaklarında dolaşayım, mahallemin sokağında başımı öne eğmeden dolaşayım, adımla dolaşayım, nefret edenim de olsun; ama sevenlerimde
Ve ben seçtiklerim ve seçimlerim konusunda hayal kırıklığına uğramayım, kırılmasın hayallerim.

Kırılmasın hayallerim
Ne Japon yapıştırıcısı fayda eder
Ne de Rus bir hatun

Hayaller kırılmasın, yıkılmasın, hayal inşa etmek de kolaymış gibi görünür ama zordur

Hayallerde bina gibidir
Zor yapılır çabuk yıkılır
Daha da kötüsü yıkılışları ağlatır
İçini sızlatır insanın
Bir daha kurmak istemezsin
Pili biter diye.

Spor medyasının birçoğu aptal olmasın


Emre Tilev: Yardımcılarınızın gönderilmesinden sonra göreve Feldkamp getirildi. Görevi bırakmayı düşünüyor musunuz? (terk edilişten sonra Galatasaray'ın oynadığı futbola sallar)

Skibbe: Çok aptalca bir soru (yayını terk eder)

Bu diyalog sonrası Emre Tilev birçok eleştiri aldı. Türkiye’de maç anlatımları konusunda sıkıntılar var, hala en iyi spikerler TRT’de, iyi spiker sınıfından olan Ercan Taner, Ali Okancı, Okay Karacan gibi TRT spikerleri de Avrupa maçı ya da lig maçları anlatma şansına sahip değil, iş böyle olunca bize de Emre Tilev, Ertem Şener, Sabri Uganlar düşüyor. Ancak Emre Tilev’in sorduğu soru çok da fazla eleştiriyi hak etmiyor. Bu ülkenin topraklarında her gün sorulan bir soru, herkesin merak ettiği bir soru, bu tarz sorular eğer aptalcaysa, Türk spor basını her gün aptalca haberler yapıyor. Emre Tilev ile kendimizi aklamayalım, Emre Tilev ayna tuttu, Skibbe de dedi ki siz aptalsınız.

Bakıyorum herkes Emre Tilev’e amiyane tabirle giydiriyor, bence bu kadar sert eleştirilecek bir şey yok, ama işte soru Galatasaray’ın kaybettiği bir maç sonrası gelince Metalist Kharkiv az kalsın bir hocayı daha götürüyordu bu topraklardan, Emre Tilev daha fazla eleştiri aldı, ancak böyle sorularda galip takımın hocasına sorulacak değil ya, mağlupken sorulur. Üstelik her gün Skibbe’nin yerine onlarca hoca adayı aranırken ve bunlar hakkında haberler yapılırken tutup da Skibbe soru soran Emre Tilev diye yüklenilmez, adamın sanki Türkiye’de eşi benzeri yokmuş gibi davranılmaz, her mağlubiyet sonrası Hocam istifa edecek misiniz diyen muhabirleri ne yapalım o zaman. Bu ülkede bu işler böyle yürüyor. Bizim futbola bakışımız bu, aslında bir bakışımız da yok, iki noktada da özetleniyor. Kazanmak ve kaybetmek, onun sonucunda da kazanan her zaman haklıdır cümlesiyle olayı bitiriyoruz. Bizim topraklarda kazanan her zaman haklıdır.

Bu ülkede iktidar, muhalefet, insan, kadın her şey olmak zor, dahası Ersun Yanal olmak daha da zor


Trabzonspor berabere kaldıkça beni hüzünler basıyor, öyle hüzünleniyorum ki anlatamam, hani Ersun Yanal’a platonik aşkım var desem, adım daha doğrusu cinsim tehlikeye girer, ama anlamıyorum bu adama neden bu kadar yüklenirler, hala bu ligin liderin hocası ve sindirilmeye çalışılıyor, Türkiye’ye hücum futbolunu sevdiren adamlardan biridir Ersun Hoca. Yaşar Büyükanıt kadar kudretim olsa da çıkıp tanırım iyi çocuktur diyebilsem.

Siz bu ülkede Mustafa Denizlileri, Ersun Yanalları hücum oynatıyor diye küçümserken, Lucescuları defans oynatıyor diyerek küçümserken, diğer yanda Zicoları fazla insan diye yerin dibine batırırken, Şenol Güneşleri vizyonsuz bulurken, Aragonesleri, Feldkampları yaşlı diye beğenmezken, Ertuğrul Sağlamları dünya görüşleri yüzünden yerden yere vururken, sanırım bu ülkede bir tek Fatih Terim Teknik Direktörlük yapabilir. Bu insanlar üstelik size yaklaşmak zorunda kalıyor, kellerinin üstünde sallanan ipler yani onları sizler bu hale getiriyorsunuz.

Bu da benim tüylerimi diken diken ediyor. Hani bir kulübe başkan olsam, çalışacağım yegane hocadır Ersun Yanal, yıllardır inanıyorum kendisine, belki de bunun sebebi çok yıllar önce geldiği bir konferansta ortaya koyduğu mütevazi tavır, ya da Gençlerbirliği Trabzonspor Türkiye kupası final maçında önünü iliklemesi, Hakan Şükür’e karşı direnebilmesi, haksızlığa uğraması, dünyaya ait bir bakışın olması, daha aklıma gelmeyen birçok neden, en önemlilerinden biri de oluşturduğu takımlarda oynattığı futbolla, futbol takımlarının vizyonlarını, genç hocalarının vizyonlarını genişletmesi, ekip çalışmasını önemsemesi, ekibine sahip çıkması. Nerdeyse Gençlerbirliği ile UEFA’da yarı finale kalıyordu. İsviçre maçında başımızda Ersun Yanal olsaydı o faciayı yaşar mıydık, harcanır mıydı Mehmet Özdilek.

Ligde birçok çetin takım varken şu an yeni kurduğu takımla kafasında sallanan Demokles kılıcına karşı, başarılı olması, daha bir büyütüyor Ersun Hoca’yı gönlümde. Daha Zico gitmeden yazmıştım, Mourinho olsan sökmez ki Zico da sökmedi.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=65390


Bu ülkede hoca olmak zor, aslında bu ülkede iktidar, muhalefet, insan, kadın her şey olmak zor, dahası Ersun Yanal olmak daha da zor.

Blogda Aşk başkadır


Blog yazan Türkiye içinde binlerce kişi var, tam rakamı bilmiyoruz. Blogda bir ortam adı Sanal ortam, ancak burada aşkların, kaçamakların olması gayet normal bir olay. Her blog yazmaya başlayan buraya aşk aramaya gelmiyor, ancak burada bir düşünce paylaşımı insanları ya gerçekten yakınlaştırıyor ya da düşünce bahane edip yaklaşmalar oluyor. Elbette burada beğenin neye göre oluştuğu bilinmez kimi zaman bir cümle gerçekten okuyanı etkileyebilir kimi zamanda profile bakıp, sokak tabiriyle insan insana yazılabilir. İşimizde yazmak değil mi, arada yazılanlarda olacaktır. Bizim sanal ortamdan korkmamız en büyük nedeni tanıyamamak. Sanal ortamın yaşananları aslında açık eder gibi görünüp saklaması.

Bir kadın ya da adamla gerçek hayatın herhangi bir yerinde gizli kaçamak yapsanız hemen gerekli tespitler yapılır ve iş ortaya çıkar, oysa sanal ortam her iki tarafta kendisine dürüst davrandıkça ortaya çıkmasını önler, ancak ortaya çıkışı da daha sert olabilir.

Aşk, ilgi, merak gibi olgular cinsler arasında gerçek hayatta tezahür eden bu olgular, sanal ortamda da kendisine yer bulabilir, aslında buda doğaldır. Bir başka noktada iş hayatında başını kaldıramayanlar sanal ortamda bir yandan bilgisayarda iş yaparken diğer yanda da aynı anda kaytarma şansı elde ederler. Birde bazen sözler daha kolay ikna edicidir. Sanal ortamda kitle ikna edilmeye hazırdır ve daha kolay ikna edersiniz.

Bloglarda da elbette birbiriyle birtakım ilişkiler kuranlar olacaktır, nasıl ki aynı düşüncede olanlar birbirlerine karşı eğilim gösteriyorsa, farklı amacı olanlarda birleşebilir, birbirleriyle iletişim kurabilir. Bununda aslında sakıncası yoktur, ancak sosyal hayatta yürütemediğiniz ilişkiler normal karşılanırken, sanal ortamda yürümeyen ilişkilerinin suçlusu internettir. Sanırım yakında zaten genel ahlaka aykırı olduğu için bunları da kapatabilirler, ancak ben şunu anlamıyorum genelevleri ya da ahlaksız ilişkiler kapatmayan devlet daha az suçlu olan porno sitelerden ne ister.

Perşembe, Kasım 27, 2008

Aşk erkeğe tatlı, acıya yaşatır 27.03.2007


Ela yazmış yine ballandıra ballandıra aşk kadını güzelleştiriyor diye. Peki, Erkek ne yapıyor, buna tüm erkeklerin adına ben cevap vereyim.

Erkek önce bir beyaz saçlı prensesi beğenir, o beyaz şaçlı prensesin etrafındaki erkekler arasından sıyrılmak amacıyla her türlü yolu dener. Beyaz Saçlı prenses’e kavuşunca erkek daha kıskanç olur, rakibi gördüğü erkekleri kıskanmaya başlar. Aşk erkeği pek güzelleştirmez aksine bir kadının kendine âşık olduğunu bilen erkek bu güvenle saçına sakalına pek bakmaz olur. Özgüven kazanır, ben neymişim havasına girer.

Erkek pek romantik bir varlık olmadığı için, romantizmin detaylarını öğrenmek için hep şiir kitaplarını karıştırmaya başlar. Atilla İlhan, Ümit Yaşaroğuzcan, Cemal Safi bu konuda sizlere yardımcı olabilir. Romantik sözcükler aranır, bunun için kitaplar okunur. Hiç kitap okumayan sevgili aşk erkekler kitaplar okumaya başlarlar efendim. Sevgili okuyan ise onun okuduğu kitaplar seçilir, onun dinlediği müzik dinlenmeye başlar.

Şarkı söylemeye başlarsınız,”Bir ilkbahar Sabahı rastladım Sana “ diye şarkılar dilinize dolanmaya başlar hatta sesim güzel olsa da serenat yapsam havasına girmeye başlarsınız. Sevgilinizin sizde beğendiği yönleri önplana çıkarma gayreti başlar. Sesinizi beğenir sesinize akort yaparsınız. Şık giyimli olduğunuzu söyler saatleriniz ayna karşısında geçer.

Kıskançlık benliğinizi sarar, ona daha yakın olmak için fırsat kollar, söylediği doğrular hoşunuza gitmeyebilir. Erkek tam bir mutluluk yaşayamaz âşık olduğunda, bir yandan kıskançlık, diğer yandan kaçırdığı diğer kızları düşünür.

Gerçekten aşık bir erkek için aşk zordur, sevgili gözünde kıymetlidir. Gözüne çöp değmesin çırpınır durursunuz. Erkek için aşk mutluluk getirir ama bazen acı dolu bir mutluluk. Ne yapacağını bilmez romantizmi bilmediği için hata yapmaya başlar.

Aşık Erkek, beyaz saçlı prenses ile kendini rekabet halinde görür, bazen Erkek için aşk kadın karşısında galip gelebilmektedir. Galibiyeti kovalamak amacıyla yaptığı ani ataklarla erkek bazen aşkta ağır yaralar alabilir.

Gerçekten aşık bir erkek, peşinizde konuşan sahte aşık prenslerden daha gururlu ve daha sevgi doludur. Sadece sevgisini paylaşmak ister, bu paylaşım bazen aşık olunan kadını yıpratsa da gerçek aşığa güvenmek gerekir.

BEYAZ SAÇLI PRENSES 26.03.2007


Şu masallar bile feminist. Masallarda Beyaz atlı prensini bekleyen kızlar varken, beyaz atlı prens ile hayallerini düşledi kızlarımız dünyalarını. Ya biz erkekler ne yapalım. Beyaz atlı prenses olmaz, amazon kadın imajı uyanır. Buda kibar olan biz prensleri korkutur.

Şöyle erkeklerin de beyaz saçlı prensesleri olsun, ne var beyaz saçlı ise gidersiniz kuaföre boyar ve simsiyah saçları ile karşınıza çıkabilir. Ama beyaz saçlı kalsın. Nasıl beyaz gelinlik genç kızın hayali ise beyaz saçlı prenseste biz erkeklerin hayali olsun.

Gülen yüzünde gülücükler açan, onu güldükçe yüreğinizdeki sevgi ateşini yakan bir prenses olsun. Ağlayacağı zaman bile gözlerinden dökülen yaşlar, kurak yüreklerinizi ısıtsın.

Kurda yem olan kırmızı başlıklı kız yerine, beyaz prensessin sesinden güzelim masallar dinleyen kara çocuk olun. Beyaz saçlı prenses sırma gibi saçlarına dokunmanıza izin vermese bile peşinden gidin, kapısını çalın.

Beyaz saçlı prenses bana biraz yüzüklerin efendisindeki elfleri andırıyor, belki o yüzden kendime beyaz saçlı bir prenses istiyorum ya da çok yakınım da görüyorum onu.

Külkedisi gibi belki de bir gün sizin içinde saat On ikiyi vuracak ve beyaz saçlı prenses sizi döndüğünüz yere gönderip, kendisine sizi layık görmeyecek. Beyaz saçlı prensesin bazen hayalini kurmak bile ve saat on ikiyi vurana kadar beyaz saçlı prenses ile birlikte olmak bile bu masalı yaşamaya değer.

Beyaz saçlı prenses belki de bir mitolojik hikayeden doğup, kim bilir belki de Roma’dan kalan aşk hikayesinde anlattığım gibi Helana gibi doğup,bugünün dünyasında yerini alabilir.. Kızların sevdiği erkekleri Beyaz atlı prenses diye tarif edip, belki de bir hayali delikanlının peşinde koştuğu gibi sizde beyaz saçlı prensesin peşinden koşabilirsiniz.

Her zaman prenses olmaya güzel denilen başkalarının prenseslerini layık görmeyin, inadına prensesiniz beyaz saçlı olsun. Kabuğunuzdan sıyrılıp beyaz saçlı bir prensesin peşinde gitmeyi deneyin. Kavuşamasanız bile koşun. Bakın ben bir yazı ile beyaz saçlı prenses hayalinin peşinden gidiyorum

ORAY'I TANIRIM İYİ COÇUKTUR 26.03.2007


Şöyle Ortaya Yaşar Büyükanıt gibi çıksam da, Oray Eğin iyi çocuktur, Radikal futbol’dan tanırım diyebilsem. Derim demesine de bu Oray Eğin’i idam edilmekten kurtaramayacak benim gibi bir başıboşun serzenişi olarak kalır.

Varoşları belki de en iyi anlayacak yazarımız Oray Eğin kurtlar sofrası olan ekranın büyüsüne kapılıp varoş kelimesini kullanmış ve belki de bir zamanlar bir varoş delikanlısının okuduğu o güzelim yazıların yazarı, idama gidiyor.

Oray Eğin varoşlarda yazardı, Milyonların okuduğu Hürriyet, Sabah gibi gazetelerde değil, Radikal gibi köşelerde 30–35 bin kişiye hitap eden Radikal’de ve onun güzel eki radikal Futbol’da yazardı. Hani yazarları kategorize et deseniz Oray’ı hemen varoşlara koyar, Etilerin lüks rezidanslarına Hıncal’ı koyardım.

Beklide Akşam gazetesinde Engin Ardıç’a komşu olmak onu bu hale soktu. Ama ben bunun bir anlık ekran büyüsünün yol açtığı hata olduğunu biliyorum, çünkü ben Oray’ı tanırım iyi çocuktur.

Oray Eğin bir kurban, belki de kendi suçumuzu yüklemek için seçtiğimiz bir kurban. Reinalardan, Etilerden gece kulüplerinden çıkmayan, varoşun ne olduğunu bilmeyenlerin, varoşlardan özür dilemek adına seçtiği bir kurban.

Hepimizin hakir gördüğü, evimize hizmetçi olarak kullanmak dışında yüzlerine bakmadığımız varoşları en iyi anlatabilecek, Oray bir gafın hatasını ödüyor. Varoş delikanlısının örnek yazarı Oray Eğin’i bitirmek için başvurulmuş bir hamle bu. Aslında Oray o programın da varoşu görülüyor, sosyetik yarışmamacılar Oray’ın bu yaptığı hatayı kullanıp onu kendilerince ait olduğunu düşündükleri varoşlara gönderiyorlar hem de kendi silahı ile vurarak.

Oray üzülme, sen hala o varoş delikanlısının hayran olduğu bir yazarsın, hatta evine varoşlara radikal gazetesine dön.

YAN SANAYİ BAŞBAKAN ABDULLAH GÜL 26.03.2007


Bakın korsandan bahsettik ya, okurlarımın istediği üzere başka bir yazı yazıyorum yan sanayi. Onpunto’da bir yenilik de benden hani şu şarkıcılar var ya istediğiniz şarkıyı söylüyor banada özel mesajla ya da yorumla şu konuyu yaz deyin, hemen döktüreyim, malum bayağı yazı yazma konusunda aktifim repertuvuar da daraldı. Yardıma ihtiyacım var.

Mesela ben yan sanayi bir yazarım, şimdi insanlar inansın diye Onpunto’da resim koymuş, bir türlü yan sanayi ürüne yama yaparak aslına benzetme gibi, bende resim konunca bir az daha yazar duruyorum. Şimdi iyi bir yazarla anlaşsa dünya para ama ben bedava yazıyorum hem de günde 1 değil 5 tane. Asıl üründen daha üretkenim.

Yan sanayi şarkıcılar vardır, Aslı taklit ederler, mesela bakın asıl ürün İbrahim Tatlıses onun yan sanayisi olmak için sıraya girenler var, Nihat Doğan ve Alişan bu uğurda kavga bile etmişler. Türkan Şoray’ın yan sanayisi ise bulmadı, Kemal Sunal da öyle. Bu yapılan yıldız yarışmalarının adı aslında Yan sanayi yarışmaları olsun. Ana Haber bültenlerini hafta sonu sunan spikerlerde yan sanayi efendim. Mehmet Ali Birant’ın yan sanayisi Deniz Arman gibi.

Başbakanımızın bile yan sanayisi var, kim Abdullah Gül. Başbakan bu görevi yapamadığında sıra kime geliyor yan sanayilere. Abdullah Gül iyi bir yan sanayi. Futbolda yan sanayi ürünlerin başında yardımcı antrenörler geliyor, Oğuz Çetin Werner Lorant’ın yan sanayi ürünüydü, başarılı olamadı. Şimdi de Fatih Terim’in yan sanayisi. En uyumsuz yan sanayi ise Bülent Arınç Sayın Arınç, Sezer’in vekili ama bakarımsınız asıl ürünle yan sanayi farkına.

Mesela sevgiliniz olmasını istediğiniz birini kandıramadıysanız onun yan sanayisi olan başka bir kızla, ya beyaz saçları ya gülüşü benziyor diye sevgili rolü oyna bilirsiniz buda yan sanayi bir sevgilidir.

Yan sanayilerin en revaçta olanları ise bir ünlüye çok fazla benzeyenlerdir. Bunlar bu benzerlik ile aslına uygun davranmaya çalışıp piyasa yaparlar mesela Hıncal Uluç’un yan sanayisi çoktur. Hıncal Uluç gibi gülüp, onun yan sanayisi rolüne soyunurlar.

Yan sanayi goller vardır, tesadüfen atılmış bunlar güzel gollerdir ama tesadüfen olmaları onları yan sanayi yapar. Yan sanayi Futbol takımları vardır. Mesela Kayserispor ile Erciyes kim 1. ligde kalırsa o Kayseri spor adını alır ve yan sanayi işlevi görür.

Bazı yan sanayiler ise o kadar kalitelidir ki asıl ürünü gölgede bırakır onları da siz bulun.

ONPUNTO, KADIN VE SEKS BULUŞMASI 26.03.2007


Bu üç kelimeyi size verdim, bu 3 kelime ile güzel bir hikâye yazmak gerekir. Bunu becerebilirseniz bu sayfalarda dikkati çekebilirsiniz. Onpunto ile ilgili ilgili bir şey yazmanız halinde başlıkta Onpunto’yu görenler hemen olaya dâhil olacaklardır. Onpunto’nun akıl hocaları var. Türkiye’de her zaman her yerde, özgür iradeye akıl verenler, eleştirmek için fırsat kollayanlar var, bu Onpunto’da da çok şimdi bana çok fazla yazı yazıyor diyorlar, fasona falan da çıktı adımız. Yazayım ne olacak neden korkuyorsunuz. Ekmeğinizle oynuyorum benim yazınca, siz yazamıyor musunuz, benim iğrenç yazılarımı okumak sizi yazmaktan men mi ediyor.

Neden dışardan bağımsız gelen, yazmaktan keyif alan birinin, yazılarını tiye alma gereği duyuyorsunuz. Manşet olma isteğimi neden hakir görüyorsunuz. Ben başkalarının manşet olmasına ah keşke bende böyle yazabilseydim, derken sizler yazının imlasına takılıp, beni özüyorsunuz. Edebiyat öğretmeni havasında yazdığınız kitaplardan, okuyucu sayısından ve elinizdeki kitleden destek alıp, bağımsız yazanlara savaş açıyor nitelemede buluyorsunuz.

Her yazı sizin tekelinizden mi geçmeli, üstelik bakın sizin beğenmediğiniz yazıyı beğenen okura da ayıp, benim yazımı beğenmedin tamam, kötülendiğin zaman okur demez mi ben mi okuduğumu anlamıyorum.

Entelektüel ayakları yaparak, insanları küstürmeye, çokbilmiş havasına bürünmeye gerek yok. Siz kim oluyor ve insanları aşağılıyorsunuz, bu siteyi siz kurmadınız ha bizlerden memnun değilseniz, açık yüreklikle isim zikir edin de görelim. Saygı denen meftun yok mu.? Eskiden paçalı don giyen köylüyü kıskanan sosyete gibisiniz. Biz köylüyüz donumuz paçalı ama don dondur ayrıca daha sıcak tutuyor.

Kadın, kadınla ilgili mutlaka yazın, kadını ya yüceltin ya yerin dibine batırın, aldatma konusunu ele alın, aldatan olun aldatılan olun. Kadın duygularını anladığınız ya da saçma bulduğunuzu belirten yazılar yazın. Kendi halinde yaşayan kadınların sözcüsü olun. Hayatından memnun olan kadınları, memnun değilmiş gibi gösterip, onların bedava sözcülüğünü yapıp, kendinize getirim kapısı sağlayın.

Seks yazın, başlıkta bu kelimeyi çağırıştıracak, soyunma, giyinme, göğüs, dekolte kelimelerini kullanın, başlığınız pornografik olamayacağı için erotik olsun, bu tip bir yazı ile dikkat çekip, daha sonra ilerleme şansınız var. Seks yazısı yazmanız sizin sapık olduğunuzu göstermez. Yazdıklarınız ile kişiliğiniz arasında bağlantı kuranlar olacaktır ama bunu siz yapmayın. Çünkü her yazdığınız yazı eleştiri alır, burada sizi eleştirmek için bekleyen bir grup var, bu grubu deli edecek buluşlara imza atın.

Yüksek tepelerde hayatları boyunca oturmuş, bu insanların tepkilerini, içinde Onpunto, kadın, seks hakkında yazarak kendinize yöneltebilirsiniz. Korkmayın, yılmayın, sizin burada olmanızı onlar sağlamadı, ama onlar kendilerine bir beylik kurma sizi de o beyliğin içine almak isterler Beyliğin içine girmeseniz, vay halinize, o eleştirir bu eleştirir, yılmak ekmeklerine yağ sürmektir. Devam sırf inat Nisan’da Marttan daha çok yazacağım.

İşin komik tarafı Cem Yılmaz, trajikomik tarafı bizim onlara sadece ekrandan laf atabilmemiz.


Laf atma kelimesinin eş anlamlısını merak edenler var, iki buna eş anlamlı tek ve yegâne kelime vardır o da asılmak, tek ve yegâne de aynı anlamda tamam, eş anlamlılar, ama Tanju Rıdvan gibi de farklıklar, Tanju Telegol’de harcanırken, tıpkı sahalarda harcandığı gibi, Rıdvan Dilmen Not Defteri’yle milleti kırıp geçiyordu Cem Yılmaz ile. Laf atılan kız olmak güzeldir de bir de birçok erkeğin göremediği laf atılacak erkek olmak var, sanırım bu konuda Cem Yılmaz üst sıradadır, bizim laf attıklarımızın birçoğu da Cem Yılmaz sevgili listesinde. Ha işin komik tarafı Cem Yılmaz, trajikomik tarafı bizim onlara sadece ekrandan laf atabilmemiz.

Asılmak sosyete terimidir, kenar mahalle dilberine sarkarsan askıntı olursun. Bugüne kadar bir kıza bile lafa atamadım, şöyle efendi efendi ne güzel şeysin sen diyemedim, hani diyebilsem ne iyi olurdu. Yok öyle işi bacak, kalça ve yavruma indirgemeyecektim, sadece güzel olduğunu söyleyip gurunu okşayacaktım, başka okşama hayallerim yok. Aslında bir kartvizit bastırıp tüm otobüs koltuklarına bırakmak istiyorum, Blog Yazarı acayip reklam olur, şimdi bu fikrimi çalıp kullananlar olacaktır, kullansınlar, zaten cesaret fikri bulmak değil uygulamak, şimdi ben Striptizi bulsaydım daha mı cesur olurdum, Demi Moore alasını yaparken. Sharon Stone tüm dünyaya erkeği yatağa bağlamayı Temel İçgüdü de öğretirken, bizim erkeklerinde Temel İçgüdülerinden biride laf atmak hatta laf atmakla yetinmiyor birde eş anlamlısını arıyor.

Her gün eve gittiğinde kendine sarkanların listesini ayırıp aralarında eleme usulü beğendiklerini sevgiliğe atayanlar vardır. Onları ertesi gün bir daha görme umudu taşırlar. Şimdi ben hiçbir kadın tanımadım ki kendisine kıro bir şekilde laf atan erkeğe prim vermez, ama laf atmak erkeğin marka olarak akılda kalmasını sağlayan bir olgudur. Erkek ilk tanıtımını laf atarken yapar, sonrada tanıtıma başka atışlarla devam eder, atan memlekette elbette birde tutanlar vardır, yoksa bu kadar iddia programı yapılır mıydı, bana göre yapılmazdı.

Neslihan’dan güzel bir “Blog”



Şimdi Türkiye’de bazı fenomen kadınlar vardır, bunlardan biri Banu Güven, hani şu akıllı ve güzel kadınlar sınıfındadır, sarışında olmadığı için daha da bir beğeneni vardır güzel kadındır vesselam, ama bir başka güzellik daha vardır, hani Voleybol maçlarının izlenebilirliğini artıran bir oyuncu var. Neslihan Demir, voleybolu güzel kılan kızlardan biridir. Bana göre en güzeli.

Voleybol okullarda tavlanmak izlenen kızlarla kaynaşmak için sporun kötüye kullanılmasıdır, bir yandan içinizde yanan futbol ateşini söndürmeye çalışırken diğer yandan da kızları tavlama konusunda ilk adım atılmıştır. Bir yandan spor yaparsın diğer yandan da kızları ikna etmiş olursunuz. Bir taşla iki kuş. Futbolu spor saymayanların sığındığı iki spor vardır bunlardan biri Basketbol diğeri de Voleybol hele ki kızlara daha yakın, hani Futbol Bekir Çoşkun için AKP seçmeniyse Voleybol ise CHP’dir. Elbette Voleybolu küçültmüş gibi olduk, elbette derinlerde bir şeyler var, ancak benim için Voleybol kızlarla kaynaşmak için bir yoldu, ha kaynaştık mı yok, kaynadık durduk kaynaşamadan.

Voleybol maçlarını izlemenin amacı da sadece spor müsabakasını izlemek değildir, spor yapan kadınlar içinde tenisçileri birinci sıraya koyarsak ikinci sırada Voleybolcular gelir, bizimde Voleybolcularımızdan Neslihan Demir en beğenilen sporcumuz. Güzelliğiyle Voleybolu daha da izlenebilir hale getiriyor. Neslihan Demir’e olan beğenimizi de ifade etmek istedi, bugün kendisiyle ilgili bir yazıyı görünce, Blogda onunda yerinin olması gerektiğini gördüm. Neslihan ile güzel bir blog.

Avunma peşinde geçen avutulmuş hayatın baş aktörü


İlk defa bugün hayatımda beleş bir şey almak için heveslendim. Beleş olarak faydalandığım birçok şey oldu, ama ilk kez ben beleş bir şeyi almak için istek duydum. Bu duyduğum isteğin sonucu da elde ettiğim şey, bir adet lale ve lalenin soğanları oldu, o anda aklıma bir dize geldi.

Hayat lale devrini yaşarken
Gönlüm Patrona Halil isyanlarında


İçimde bir isyan etme isteği var, bir türlü Lale devrini yaşayamadım. Şöyle lalelerinin bol olduğu derdin ve tasanın olmadığı bir devir, o devre isyan eden bir Patrona Halil çıkmış ortaya, ancak benim durumum Persona Non Grata istenmeyen adam durumu. Ben İstenmeyen bir adamım, istendiğim mekânlarda var, ama prenses kalbinde bize yer yoktu, 11 Ekim 2007 yazdığım aşk yazısı da gerçek oldu ben ve aşkım Persona Non Grata baş başa kaldık.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=69214


Demek ki İstanbul halkının içinde Kömüre oy verenler olduğu gibi Lale’ye oy verenlerin olması, mesela seçmenin daha mı entelleştirdi bilinmez, ama benden alınan vergilerle bir sürü dikmeyecek kişiye Lale dağıtıldığını gördüğümde kendimi Lale hissedebilmek için bende Lale ve soğanına kapıyı açtım. O Laleyi dikeceğim sembol olarak bir yerlerde sergileyeceğim.

Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana demişler, züğürt muhtaç olmuş Lale soğanına diye çevirebiliriz. Züğürt tesellisi bizimki işte, biz bu aralar sevda züğürtlüğümüzü başka konularla unutmaya ve kendimizi avutmaya çalışıyoruz. Avunma peşinde geçen avutulmuş hayatın baş aktörü olarak.

Çarşamba, Kasım 26, 2008

MİLLİ TAKIMIN TARİHSEL HAFIZASI 25.03.2007


Yunanistan’ı 4–1 yendik tamam her şey çok güzeldi ama Milli takım havasını buldu demek yanlış. Daha gidecek çok yolumuz var. Bu grupta dün akşam bir başka maç vardı Bosna Hersek -Norveç karşılaşması bu maçta daha zayıf olan Bosna kazandı ve bizi uyardı. Sürprizlere açık olmamız konusunda.

Matematiksel anlamda garanti etmenden havaya girmemeliyiz. Bu konuda sabıkalarımız da var, güçlü rakipleri yenip daha güçsüzlere yenildiğimiz sıkıntı yaşadığımız maçlar oldu. 1997 yılında Hollanda’yı yendik hemen ardından daha zayıf rakibimiz olan Belçika’ya evimizde 3–1 kaybettik.1998 yılında Almanya’yı mağlup ettik, sonra Finlandiya’ya yine 3–1 yenildik. 2004 Avrupa Futbol Şampiyonasında çek bir Letonya dedik, Letonya’dan çekmediğimiz kalmadı, tüm bu veriler göstermekteki biraz sabra ihtiyacımız var daha çok erken.

Dünkü maçta takım halinde iyiydik ama kabul etmek gerekir ki bireysel yeteneklerimizde günündeydi. Gökhan’ın, Tümer’in ve Gökdeniz’in attığı goller bireysel yeteneğe dayalı ve kalecinin de hatalarının olduğu gollerdi. Yunanistan aslında iyi bir takım değil, savunma anlayışı çok iyi bir takım ama Türk Milli takımı yenmek için sahaya çıkınca ve kendilerine ters bir anlayış olan hücum futbolunu seçme gafletine düşünce maçı kaybettiler.

Milli takımızda Volkan’a olan güvensizlik devam ediyor, Yunanistan maçında yine artistik hareketleri vardı, çalım girişimi, kale direklerine asılma, hava toplarını seyretme gibi. Hakan Şükür zaman zaman iyi zaman zaman da çok kötü oynayabilen bir oyuncu, dün akşam ki kadromuz asıl 11 değildi sakat futbolcuların yokluğunda şans bulanlar bu şansı iyi değerlendirdi. Sakatlar iyileşince mesela bir Gökhan Ünal, bir Volkan Yaman şans bulabilirler mi? Şans bulamamaları durumunda moralleri bozulabilir. Üstelik Milli takımız grubun zayıf rakipleri karşısında zaman zaman zorlanan bir yapıya sahip.

Yapmamız gereken Norveç maçını beklemek ve Norveç maçından alınacak skor ile yolumuzu çizmek çünkü gruptaki rakiplerimizden en güçlü ikinci aday Norveç. Cumartesi- Çarşamba maçları hep bizim için sorun oldu zaman zaman iyi futbol oynadığımız maçların ardından çok kötü futbolla yıkıldığımız maçlarımız var.

Yunanistan maçı bizi aldatmasın, seyircisiz Norveç maçında bakalım ne yapacağız, dün Yunanlı seyircilerin yaptıkları çirkin hareketler de Milli takımımızı motive etti. Bunu da unutmak gerekir.

Bu sadece 3 puanlık bir maçtı ve önümüzde beklendiğinden daha zor maçlar var. Bu arada Norveç’in Bosna’ya kaybettiği puanı bizden alma çabası bize galibiyeti de getirebilir, tıpkı dün akşam olduğu gibi.

ONPUNTO MATEMATİĞİ 25.03.2007


Matematik işlemleri ile Onpuntocuların arası nasıl diye hep merak ettim. Sanırım bu arada en yaygın kullanılan matematiksel kavram eşittir. Kadın ve Erkek tartışmalarını eşitin etrafında döndürüyorlar.

Toplama işleminin Onpunto’da ki en büyük anlamı puan toplama, topla toplayabildiğin kadar puan. Puan toplarken Onpunto editörleri aslında matematik bir başka kavramın daha olduğunu anlatmak istemişler karekök alma. Üye girişi yapmadan puan verirseniz 5 üye olursanız karekökünüzü alırlar olursunuz 25.

Çıkarma işlemi genelde, iyi bir yazı çıkarma ya da manşete çıkarma olarak karşımıza çıkıyor birde Onpunto’nun klavyeler göreve çağırsa uyup,5. yazar celbinde klavye oynatanlar yani yazıya çıkarma yapanlar mevcut.

Bölme işlerimizde var, efendim. Bazen bölünüyoruz, bölünmemiz için yazı yazmamız gerekmiyor, yorum yapabiliyorsanız efendim, rahat bölünebilirsiniz. Tabii asal sayılarımızda var onlar pek bölünmüyor, yorum yapmıyor sadece yazı yazıyorlar.

Türev ve İntegralde karşımıza çıkıyor, bazen yazdığınız yazının anlamı tepetaklak oluyor, yorumları okuduğunuzda anlayın ki yazınızın türevi alınmışta bu hale gelmiş, hemen yeni bir yorum yani integral işlemine gerek var.

Fonksiyonlar ise bazı yazılarda karşımıza çıkıyor, bazı yazılar çok fonksiyonlu, burada bulunanların dışındakileri bile etkiliyor. Matematiğin birincil konusu olan kümeler de yavaş oluşuyor. Kümeleşen yazarlar bazen kesişim kümesinde bir araya geliyorlar. Bazı yazarların yazıları ise kümenin elemanı olmadığı için kayıp oluyor.

Çarpma işlemin en güzel uygulandığı alan, karşılıklı puan vermeler ben size puan siz bana puan veriyorsunuz, böylece çarpmanın gücü ortaya çıkıyor, çarpışan puanlar puan 1.cisi ortaya çıkarıyor.



Büyüktür, küçüktür sembolleri ise her zaman bazıları kendini daha büyük görüyor, çünkü onların ayaklarının altında yazdıkları kitaplar var, boyu kısa olup uzun görsün diye topuklu ayakkabı giyen kadınlara benziyorlar.

Pi sayımız 300 olarak belirlemişler, ay sonuna kadar 300 e ilk ulaşan pi sayısı eşittir 1000 YTL ye koşuyorlar demek ki bizim pi sayısı 22/7 değil 1000/300.

Çapımız ise okunurluğumuz kadar, bunun için ben sayaç kullanıyorum çapımı bilmiyorum da. Geometri ile aram iyi değildi. Zaten bu sayaç bile çapımı doğru bulamıyor, çapı büyük bulunca çaptan düşürmek isteyenler kapıda bekliyor ve yarıçapımızı buluyorlar.

YAZI İSHALİ SİVYUS 24.03.2007


Marko Paşa eksikti gelmiş, sanırım beni eleştirmiş ne de iyi etmiş şimdi hemen benim diye atlamayacaktım ama içinde Pide geçiyor karnımda aç. Dayanamadım. Belki de Marko Paşa’nın düşündüklerini benim için düşünende vardır; diye cevap veriyorum.

Bu ay en çok yazıyı ben yazdım ne yapayım, dostlar sağ olsun onlar bir yazı yazıyor benim de kafamda şimşekler çakıyor hemen bir yazı yağmuruna tutuyorum siteyi. Marko Paşa herhalde benim çok yazı yazmamı bir hastalık olarak algılamış derdime derman bulmak istemiş sağ olsunlar.

Marko Paşa üzülmesin ben yazarken müthiş bir zevk alıyorum ha yazarken de kendimi kasmıyorum. Manşet olurum olmam. Tek başına manşet olamamamın sıkıntısını da çekmiyorum, ama adıma blog açılacak kadar ünlüyüm. Baksana Marko Paşa ben olmasam nereden ekmek yiyecektin, ama gözün hala Pidede.

Çok yazı yazmanın sırrı okunmak, okunuyorum çok şükür, bak şimdi eleştirenimde var. Hatta demiş ki üşütmesin yoksa bana karşı ayağından vurma planlarımı yapıyor. Paşazadem beni görsen sıska biriyim iki yumruk vursan yere düşerim ama kaybedecek bir şeyim yok, o yüzden rahatım.

Yalan yok.1. olmak için uğraşıyorum hala, olana kadar çabalarım neden çabalamayım ki, Yazı yazarak bir kere para kazansam ne olur. Editörler bana yüz vermiyormuş vermesinler efendim. Editör beni beğenmiyor diye kendimi üzecek değilim. Ben Editör ben beğensin diye yazmıyorum. Hem bu kadar yazı sonunda para kazanacağım para, evde çocuklar aç, gidip dinlese miydim? Sen ise benim saçmalama ve yazı yazma Özgürlüğüme dayanamıyorsun.

Yazı yazmak benim için 20 dakika, beş tane yazı yazsam 100 dakika eder ne kaybederim ki, bak yepyeni insanlar tanıyorum. O bana yeter. Yazılarımı okumuş içi boş demişsin eee be Marko Paşa işi boş yazıya mesai harcamak yerine içi dolu yazıları değerlendir sende, bende şöhret kazanacağıma kaybetsem. Marko paşa senin kim olduğunu tahmin edebiliyorum ama açıklaya massın kendini, çünkü ben hasedimden değil sen çatlıyorsun. Yürekli olsaydın ortaya çıkardın blogun Ip adresini de incelemeye aldım buldum senin kim olduğunu ama isim verip ekmeğine yağ sürmem sen Hayalet olarak devam et zaten kendine gerçeği değil hayali seçtiğin e-posta adresinden belli. Canım Marko Paşam sayende bir yazı daha yazdım.

Marko paşa tarafsız sahada var mısın kim Onpunto’da daha çok yazar okumuş başlığı söyle söylerim sana yazıyı yazanı, okuduğum o kadar çok isim var ki aşağı yukarı her yazıyı okuyorum. Bunu da sevenlerim biliyor ama yükseliyorum Marko Paşa emin adımlarla nereye mi senden daha yukarıya çünkü sen bana tepeden bakarken önündeki çukuru görmedin için aşağı düştün. Şimdi linkini de vereceğim reytingin tavana vuracak merak etme.

Arkamdan çekil ben sırtımı sana dayamadım İmla ile alıp veremediğim yok buraya yazar olma şartlarında da imla bilme şartı yok, imlaya takılacağım diye klavyenin harflerinin coşkusunu engellemem Marko Paşa.

Marko Paşa’nın yazısını okuyun sonrada verdiğim linkteki yazıları okuyun bakın bakalım bu ben miyim değimliyim bana sataşmış mı sataşmamış mı?

http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?Web=markopasa&CId=40574

http://onpunto.com/ShowBlog2.aspx?Web=yusufkaraca&CId=38928

AŞAĞI İNDİRSEN DE MAGAZİN YUKARI ÇIKARSAN DA 23.03.2008


Magazin dünyası nereye gidiyor. Cevabı basit önce Mehmet Ali magazinin yönünü belden aşağıya çekti sonrada programına konuk ettiği kız belden aşağı olmaz bak yanlış yön bunun doğrusu belden yukarı olmalı. Dedi. Magazinin başı döndü belden aşağı mı gidecek yoksa yukarı mı aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık. Hem pantolon indirme biraz pornografikti, bu biraz erotik olmuş.
Magazin dünyasında bunların yapılması normal bakın, pantolonu indiren Mehmet Ali'ye halk sırtını dönmedi. Bu bir iş kazasıydı. Bu yüzden Show TV’de yeniden Mehmet Ali'yi benimsedi. Mehmet Ali bey'in beli ile sorunları olduğunu bildiğimizden, belden aşağı olayını da yadırgamamak gerekir. Sevgili ve eş sayısı kaçtır? Ben aklımda tutamıyorum.
Hem bu göğüs açılma olayına en çok medya sevinmiştir. Zavallı Magazin muhabirleri frikik yakalayacağım diye kendilerinden geçmişti. Bakın haber onların ayağına geldi bu defa. Linda Lohan haberini üstte veren Onpunto aslında magazinin nereye gittiğinin cevabını bulmuş, iç çamaşırsızlığa gidiyor magazin.
Gazetelerin araka sayfalarından ön sayfalara gidiyor, köşelerden manşete doğru gidiyor. Magazin gideceği yolu biliyor da biz bilmiyoruz. Asıl biz nereye gidiyoruz. Bizde çok basit bir yere giymekten soyunmaya doğru emin adımlarla gidiyoruz.
Yakında ünlü erkekler göğüslerine silikon, bacaklarına ağda yaptırmaya başlayabilirler. Belki de Mehmet Ali'yi mini etekli ve göğüs dekolteli görür. Kim bilir belki de bir program önceden bir sonraki programa iç çamaşırı giymeden geleceğini açıklar.

İçime nefret tohumları ekiyorum


Ben gidiyorum dediğimde
Onların suratlarını görmek istediğini söylemiştin
Onların suratları halen gülüyor ve benim içim kan ağlıyor
Çünkü ben onlara ben gidiyorum diyemeden
Sen ben gidiyorum dedin hem de benim suratımı görmeden
Şimdi benim bıraktıklarım gülerken
Senin gidişlerini hatırlarken ağlıyorum
İçime nefret tohumları ekiyor
Senden nefret edeceğim günleri bekliyorum
Severken nefret etmek zor da
İnsan yine düşünüyor
Ben ne yaptım sana
Baharda gül bahçesi vaat etmiştin bana
Biz kışı yaşayamadık ki
Baharı görebilelim
İnsandan ihanet görünce nasıl sevelim.

Hayatımızdaki uzaktan goller


Galatasaray Karl Heinz Feldkamp’ı teknik danışmanlığa getirmiş, uzaktan bakınca komik gibi duruyor. İnsanın yaşamında da oluyor, beğenmediğin yere geri dönebiliyorsunuz, çünkü ne onlar seni unutabiliyor ne de sen onları, bende Feldkamp üstünden kendimi aklamaya çalışıyorum, bir geri dönüşte ben yapacağım eski çalıştığım yere döneceğim. Bir kere daha iyi para alacağım, daha iyi para almak çok şey. Bizim için biz derken geliri düşük olanlar için, iki ay çalışmasa üçüncü ay büyük sıkıntı çekecekler için para çok şey, tamam her şey değil, ama çok şey, bir kere aldığın para kadar prestij sahibi oluyorsun. Bugün bir hafta sonu dışarıda arkadaşlarla takılmak bile para, tamam parasız aktivitelerde var, ama şu blogu yazmak için bile evdeki İnternetin parasını ödemek zorundasın, dahası kendine yemek dışında daha fazla bakabilmek, donanım kazanmak için para çok şey. Hayat parasız da oluyor romantizmini yaşadığınızda hayat size adil davranmıyor. Ha kazandıklarınızın milyarlarsa o zaman bir iki milyarın az olmasını kabul edip, para önemli değil efelenmesi yapabilirsiniz.

O çok şey yani para her zaman karar vermenizi kolaylaştırmıyor, birde ne kadar istediğinizi gösteriyor, transfer teklifi alıyorsunuz müthiş ve güzel bir şey, ancak yine futboldan örnek verelim, daha iyisi için geldikleri kulüplerde daha kötüye gidip eskiyi bulamayanlarda var. Feldkamp’ın dönüşü bana göre normal. Birde sizin sağladığınız başarılar siz yokken olacak gibi bir his verir insanlara, bunun adı Profesyonelliktir.

Üniversitede 4 yıllık eğitimin ardından aklımda kalan çok az ders vardır, bunlardan biri Pazarlama dersiydi, Pink Floyd ile yapılan ders, demişti ki hocamız, Profesyonel tanımı içinde yer alan en önemli öğe, o işi öyle basitleştirirsin ki, herkes senin yerini alsa ritim kaybolmayacak sanır oysa öyle değildir aslında. Serdar Tetik böyle demişti. İşte Zico’nun gidişi, Lucescu gidişi hep biz olduk demenin sonuçları ve bugün aranmaları, Fatih Terim gidiş ve gelişleri de böyledir. Bazıları Ersun Yanal gibi hep stilini korur, ama aranan kanla uyuşmaz. Hayat işte böyle futbola benzer, ha arada kendi kalene de gol atarsın hayatta ya da uzaktan goller yersin uzun mesafelerden, yakındayken tedbirliyken, uzaklardan gol yersin.

Ve Galatasaray sahadan astronomik puanla ayrıldı


Ligde yine güzel maçlar, eline gelen fırsatları sürekli kaybeden Kayserispor, bu hafta Trabzonspor’u konuk ediyor, ikisi içinde beraberlik iyi, ancak Trabzonspor liderliği bırakması halinde kan kaybeder. Bu yüzden iki takımda kazanmak zorunda; ama her ikisi de beraberliğe soğuk bakmaz. Bir başka ikisi içinde beraberlik iyi sınıfından maçta Fenerbahçe ile Beşiktaş oynayacak, burada da üç puan alan ileri gidecek, Fenerbahçe üç puanı alacak gibi, nedeni yok.

Ankaraspor iki hafta sonra galibiyeti tadacaktır, Ankaragücü yakaladığı havaya kısa bir Ankara havası arası verecektir. Sivasspor evinde Gaziantepspor’a pek şans tanımayacaktır, üç puan Sivas’ın gibi. Bir başka 3 puana yakın takım Galatasaray onlarda Hacettepe’yi geçecektir ve haftanın astronomik puan kazanan takımlarından biri olabilir. Astronomik puan denilen olgu aslında sahada kazanılan 3 puandır, farkı diğer rakipler kaybedince çarpan etkisi gösterir, sizi bayağı yukarılara çeker.

Bursaspor, Antalya karşısında kazanacaktır, ancak Mehmet Özdilek’in kazandırdığı direnci de unutmamak gerek. Kocaelispor ile Konya arasındaki maçta da kazanmaya yakın olan takım Kocaelispor, ancak ligin bir başka ne zaman ne yapacağı belli olmayanlar sınıfından olan Konyaspor’da düşünülmeli.

Gençlerbirliği, İstanbul Büyükşehir Belediye karşısında kaybedecektir ve bu kayıp Gençlerbirliği’ni büyük zorluklara sürükleyecektir. Eskişehir ile Denizli arasında kazanan bana göre ligi ilk 10’un içinde bitirir, kayıp eden Eskişehir olursa Rıza hocayı büyük sıkıntılar bekleyebilir, bu da Denizli’yi şanslı kılıyor.

Salı, Kasım 25, 2008

Yorgan altının gizliliği İlkesi



Biz günlerce Hüseyin Üzmez’i tartışıyoruz, bunun nedeni belli, aslında tartışmamızda gerek Hüseyin Üzmez’den ötesini de. Biz bir medyatik kahraman yarattık medyadan hem de bir ayıptan. Bir başka diyarlarda örneğin Amerika’da ki bu Amerika’da oluyor, yine 40 yaşlarında bir kadın Kimberly Arigot 15–17 yaşlarında erkek çocuklara seks mesajları göndermekle kalmamış bir de uygulamaya geçmiş. Her nedense erkek çocukların kendilerinden büyüklerle seks yapması çok da gündeme gelmez. Genelde şu düşünülür ,isterler erkek çocuklar bu varsayımdan gidilir ya da şu vardır erkek çocuk koruyabilir kendini. Tamam, belki fiziksel manada koruyabilir, ama ya dürtüleri.

İnsanın kullanılması kadar kötü bir şey yoktur, dürtülerinin kullanılması da kötüdür. Amerika’da yaşanan bu seks haberlerini ya da Öğretmen Öğrenci ilişkilerini okuyunca, elbette çıkıp Başbakan Batının Ahlaksızlığını aldık diyebilir, ama ya bu ülkede olanlar. Amerika’da erkek çocukların başına gelenler bu ülkede Kız çocuklarının başına geliyor. Bizde medya kahramanları çıkarken onlardan porno film konuları çıkıyor. Hayatın aslında her alanı bir seks alanı haline getirilmek isteniyor, İnsan olduğu her alan, okulda başlayan öğretmen öğrenciden tutun, ev sahibi, hizmetçi, Hasta-Doktor, Hemşire-Hasta-Patron-Çalışan, o zaman işte paronayalar başlıyor, kendi ürettiğimiz fantezilerimiz daha doğrusu bunların pazarlanması bizleri daha kıskanç yapıyor, ilişkilerimizi farklı boyutlara çekiyor. Baktığımız yerler belli yerler oluyor, kadının estetik güzelliğinin yerini seksi güzelliği alıyor, kalçasını, bacaklarını gözlerden sakınmak zorunda, ama bazense daha göz önüne getiriyor. Erkeğin ona yüklediği görselliği kullanma peşinde. Kadın hayatın her döneminde dikkat çeken bir varlık. Hepimiz aslında daha da kıskanç olmalıyız, panterlerimizi daha da kıskanmalıyız. Uçaktan tutun, tuvaletlere kadar sanki hayatın tüm alanları sekse açılmış gibi. Bunun önüne geçilmeli elbette. Yorgan altının gizliliği ilkesini yaşama yeniden kazandırmamız gerekiyor sanki. Gidiş kötü, davranışları insanların birbirine karşı sahteleşirken, vücutları daha açık hale geliyor. Amerika gibi ülkelerde doymuş kadınlar, doymamış çocuklara saldırırken ki illa fiziksel olması şart değil, bizdeki doymamış erkeklerde körpecik bedenlere saldırıyor.

ÖZKAYNAK YABANCI BİR KELİME Mİ? 23.03.2007


İthal edilen ürünlere sporcu ithalatı da eklenecektir. Ülkemiz nüfusu giderek yaşlanmaktadır. Bunun için yurtdışında ithal sporcu alınacaktır. Ülkemizde yeterince gencimiz yoktur. Olanlarında kahvelerde zaman tüketmesini bizi hiç ilgilendirmiyor. İşsiz gençleri de spora yönlendirmek gibi bir düşüncemiz yok.
Gençlere spor alanı açmak için yeni kaynaklara ihtiyacımız var, bunun yerine daha ucuz olan Afrikalı sporcu ithali daha ekonomik geliyor, Sosyal devlet falan önemli değil, devir ticaret ve ekonomi devri. Dolaysıyla biz her şeye ticari gözle bakıyoruz, çağdaş olmalıyız bu çağda herkes böyle yapıyor. Fransa’ya bakın, Hollanda’ya Almanya'ya bakın bize hak vereceksiniz.
Ülke gençleri bizi ilgilendirmiyor, ülke gençlerinden yetenekli olanlar varsa onlar ekonomisi güçlü ülkelere gitsinler, böylece ithal edilen ve ihraç edilen sporcular arasında bir denge kurulur. Böylece ne şiş yanar ne kebap. Biz yetenek avcılığı yapamıyoruz zaten.
İthal ettiğimiz sporcular başarıları ile Türkiye'nin tanıtımı yapacaklardır.1 koyup üç alacağız. İthal sporculara Turizm firmalarından reklam alacağız, nasıl ki Vestel Süreyya Ayhan'a sponsor oldu, bu sporculara da olacaklar.
İthal kaynaklarımızdan biri de özelikle Futbolda yükselen Almancı sporcular, bunları yakından takip edecek bir ekip kurulacak ve bu sporcularda Türk sporuna kazandırılacak.
Özkaynaklarımızın kullanmayı bize kimse öğretmedi, tecrübemiz yok. Öğretecek beyinlere ihtiyacımız var.

PEN IS A KALEM 22.03.2007


P(ENİS) İsimli kitabı kim yazdı. Yazanı bulana ödül mü verecekler yoksa ceza mı? Eğer ödül ise ben yazdım ceza ise yazanları açıklıyorum. Neden arıyoruz bu kitabın yazarını, eksikliğimiz mi var, taktik mi alacağız.

En güçlü aday tabii ki Bülent Ersoy ben bu kitabı Bülent Ersoy’un yazmış olabileceğini düşünüyorum; çünkü bu konuyu en iyi o değerlendirebilir gibime geliyor.

Elton John tarafından yazılması da kuvvetle muhtemeldir; Bu kitabın yazarı ile Ayşe Arman röportaj yapmıştı yoksa o mu yazdı. Ayşe Arman yazıp, dublörde kullanmış olabilir. Bu kitabı yazan kişinin adı Enis olacak diye bir kaide yok. Böyle bir çıkarım bence yanlış.

Melisa P’nin de kitabı olabilir bu kitap, Şimdi ortada bir kitap var, bunu üstlenen yok acaba bu kitap Türk kültürüne bir saldırı mı? Eğer öyle ise ülkemizden bir Salman Rüşdi çıkabilir.
Bu kitabın amacı acaba Türkiye’yi organlar üzerinden bölmeyi denemek mi? Organlar üstünde Türkiye bölünebilir, organı bırakın kıl yüzünden tartışma çıkmadı mı? Bıyıkları bile siyasete alet ettik. Yoksa bu kitabı da mı Bıyıklı oluşum yazdı. Siyasete organ mı karıştı.

Yeniden milletvekilli olmak isteyen Kamer Genç’te olabilir, malum çiçek sulama tabirini de Türkiye ‘ye bir deyim haline getirdi. Yoksa Bill Clinton mı? O da bu işlerle ilgileniyor, özel çalışma ofisinde. Zekeriya Beyaz da benim adaylarım arasında. Cem Yılmaz bir esprisi vardı, dilim varmıyor söyleyemeyeceğim oda yazmış olabilir. Çünkü söz konusu espri de buna benzer bir şeyler söylüyordu.

Bir ülkede acaba bir yasa var mıdır? Hangi organlar hakkında kitap yazılabileceğine dair bir yazı var mıdır? Yoksa buda mı 301’e dâhildir. Bu kitap belki de prostat kanserine engel olmak kaygısı ile yazılmıştır.

Sivyus yani ben böyle bir kitap yazabilir miyim? Onpunto da böyle bir yazı yazsam kesin manşettim ama şanıma yakışmaz.

Onpunto baktın cinsellik para ediyor, şetçiğin konuya bak şimdi ben bunu çok eğlenceli yazarımda bunu yazarsam 18 yaşından küçükler engeline takılırım.

ONPUNTO DÜELLOLARI BAŞLADI 22.03.2007


Onpunto düelloları başladı ve hız kazanacak görünüyor. Medya olduğu gibi burada da yazarlar arasında savaş başladı. Savaşmaktan korkmayın çünkü buradaki savaşların kaybedeni yok.

Eğer kendi halinde biri iseniz, bu savaştan siz kazançlı çıkarsınız ama bunun için kendiniz gibi biti ile savaşmayın. Güçlü olan ile savaşın ki okunurluğunuz artsın dikkat çekin. Bazılarımız kendinden daha yiğit savunucuları var.

Savaşa ilk olarak puan şampiyonlarından başlayın ki, bu puanları onlara verenler size sataşsın sizden aradan sıyrılın. Alimacgraw mesela hedefi doğru seçmiş ve Sevilay Ata ibiş’e sataşmış. Alimacgraw bu savaştan yara almayacak bir kalem, fakat Sevilay hanım akıllık edip şimdilik cevap vermeden yoluna devam ediyor. Çok fazla puanı bulunan okurumuz gergin ortamlara alışık değilse öncelikle birkaç cevap ile yetinir bu cevaplarında ağlamaklı bir tavır takındığında orduları devreye gire ve kendinizi cümbüşün içinde bulursunuz.

Karşılık alamadığınız durumda ise kaybedeceğiniz bir şey yoktur. Çünkü sadece yazı yazıp isim şetçiniz. İsim seçerken en çok puan alan üyelerden başlayabilirsiniz. Müjde Özdemir, Lodos, Duru, Ertan Yurt eri, Sevilay Ata ibiş savaş açılabilecek kalelerdir. Yalnız bu kalelerden tepki gelir mi gelmez mi bilmem. Bu kalelerden savaşa yanıt gelmezse gidin en çok yorumlananları bulun, bu yaparken yorum sayısal çoğunluğa değil, kişi adedi çoğunluğuna bakın. Burada düellodan belki bir iş çıkarırsınız.

Birde yorum işinde yetenekliler var. Bunlardan ilki benim siz yorum 1. olmak istiyorsanız hemen yaparım. Bana bir selam çakın ben tek başıma bir orduyum yorum konusunda Ramboyum. Bunun dışında da iyi yorumcularımız var. Mesela Sotie, bihaya, mizampaj olası yorum savaşlarında size yardımcı olacaktır. Hatta bazıları bu savaşınızı dikkate sizi rakip seçip ekmeğinize yağ sürebilir ve unutmayın ki eğer olgun bir yazı sizin düello yazınızla savaşa girerse ben hakkımı sizden yana kullanırım, çünkü ciddi yazılar yorum savaşına girmez girse de kaybeder, çünkü ben varım.

Ciddiyet kadar, eğlence de lazım hadi düelloya.

18 YAŞINDAN KÜÇÜKLER OKUMASIN 21.03.2007


Başlığı görüp, kim bilir ne okumak için uğradınız bu yazıya ama maalesef aradığınızı bulamayacaksınız. Çünkü ne bulmak istediğinizi anlamayan bir yazarla karşılaştınız.
Bu yazıyı yazımın sebebi Karımı Nasıl aldattım yazımın aldığı müthiş reyting. Karımı aldattım yazısı ile 88 günde aldığım tıklamanın tam %33Ünü bir günde aldım.

Başlığa bakıp, bir aldatma yazısına hasret olanların diline tercüman oldum. Bu 2. yazıyı da yazıyorum ki belki reytingim biraz daha artar. Okurumdan öğrenmek istediğim bir nokta var ki, o da şudur. Ey saygıdeğer okurum bir sürü internette aldatma ile ilgili site varken neden beni bu kadar okuyup bazıları ile de polemiğe girmeme katkıda buldunuz. Ya da 18 yaş sınıra takılabilecek bir sürü görüntü ve yazı varken neden hep cinselliği ön plana çıkaran yazıları dönüp dönüp okuyorsun. Burada yazılanlar sana çok mu doğal geliyor.

Birine değer vermediğinizi göstermenin en iyi yolu onu dikkate almamaktır, yorum yapan bazı arkadaşlarımız ise dikkate alarak ve eleştirerek bana mı reyting kazandırıyorlar yoksa kendileri ne mi anlayamadım. Eğer bana ise neden yazısını beğenmediğiniz saçma bulduğunuz birine fırsat tanıdınız. Tamam, konu hakkında eleştiriniz olur ama bunu en yapmanın en iyi yolu isim vermeden yanlışları, mantıksal yanlışları belirtmeniz ve böylece aynı yanlışta olanları uyarınız. Yoksa bedavadan eleştirileri dikkate almıyorum, yazı yazın ben her yazıyı okuyorum merak etmeyin.

Bir sürü yazılmış güzel konu varken, yazdığım bir yazıya 108 yorum yapılmasına katkıda bulunanlara teşekkür ediyorum, yazıyı beğenmeyip yorum yapanlar ise kalbimin başköşesindeler. Mahalle bakkalını pirince taş karıştırmakla suçlayıp, gidip aynı bakkaldan pirinç almaya benziyor.

Mesela sinema filmlerinin üstünde yazıyor 18 yaş sınırı ne demek bu, Bu film cinsellik içeriyor bak eğer bilmiyorsan birde afişin üstüne sen bil diye 18 yaş sınırı var diyorlar. Bende öyle yaptım ama bu yazıda cinsellik öğesi yok. Yine sükûtu hayale uğradım bu yazıyı da okuyan çok olursa başka bir yazı ile geleceğim karşınıza beklide gerçek bir yazı ile.

SAYINLI SAYIKLAMALAR 21.03.2007


Mızıkçı çocuklara döndük, tartıştığımız konular komik ve enteresan. Şimdi ki konumuz Cumhurbaşkanına katil denir mi? Bir evvel ki konumuz neydi Katil Apo’ya sayın denir mi?
Şimdi Cumhurbaşkanı adayımız Sayın Recep Tayip Erdoğan Apo’ya sayın dedi ise pekâlâ Cumhurbaşkanına da katil denebilir.

Apo, Tayip Erdoğan sayın dedi diye sayın olmadı, Tıpkı Abdullah Öcalan’ın yakalanınca Türkiye hakkında söylediği övücü sözlere değer vermediğimiz gibi, bu sayın sözüne de değer verip, Abdullah Öcalan’ı sayın mertebesine oturmadık.

Cumhurbaşkanına da katil dediğimiz zaman, Cumhurbaşkanlarımızdan birinin katil olduğuna inanacak değiliz. Sanırım Kitap biraz derin devlete dokundurmak maksadıyla böyle bir yol seçmiş. Üstelik bazı milletvekillerimiz bakın görün, eğer Tayip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa kendisini tamamlamak için ne sıfatlar kullanacaklar.

Bush’un dünyada aldığı duanın haddi hesabı yok ama koltuğunda oturup, ülkeleri işgal edebiliyor. Buradaki tavrımız biraz ilkokul çocukların Anne, Ahmet beni dövdü demesine benziyor.

Bu kadar sert ve her şeyi abartıp, prim yapma yolunu seçmemiz yanlış. Biraz daha sağduyulu olup, toplumu gaza getirmek yerine, daha sakin olabiliriz. Bir hayal gücü bir Cumhurbaşkanından melek yaratabileceği gibi, bir şeytanda yaratabilir. Bu Cumhurbaşkanın değerini düşürmez.

Cumhurbaşkanı olanlar ise katil olamazlar diye bir kaide de yoktur.

Özal Cumhurbaşkanı iken, Demirel’in amacı Özal’ı indirmekti. Bu da bir saygısızlıktı. Bir ülkenin başbakanı Cumhurbaşkanına saygı duymuyordu. Şimdi O saygıyı bir kitaptan beklemek çok abartılı değil mi?

Yeterince sorun varken bu tip olaylar ile tahrik olmak biraz gülünç ve faydasız.

Acıydı Sivribiberden



Sen hiç ihanete uğrandın mı arkadaş
Ben uğradım
Acıydı sivribiberden
Sanki en yakınım ölmüştü
Ben cesedini görememiştim
Ben gelmeden gömmüşler
Bana sana ayrılık düştü dediler
Bazılarına mutluluk düşmüş
Yıkıldım
İhanete uğradığımı en çok hissettiğim an
Sokaklarda gezerken onu hatırladığım her an
Unutursun dediler geçer ilaçtır zaman
Ne demiş şair en sevdiği hatıraları bile unuturmuş İnsan
Saat 12’yi vurduğu zaman
Külkedisini de unutmamıştı Prens
Bizde buluruz belki bir gün güzel bir prenses.

Karadeniz’de batan gemilerin ticaretini yapanlar


http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=146534

Başlığı gördüm, yüreğimden bir parça koptu, dayan be umudum diyordu, umuda sarılıyordu, dayanmalıydı umut, yaşamak her şeye rağmen güzel. Aslında güzel olan yaşamanın ötesinde bir şey hak ettiğin karşılığı alabilmektir yaşamı güzel kılan, en çaresiz anda size gelen çarelerdir. Kazık yediğinizi düşündüğünüz anda, sarıldıklarınız sizi uçuruma ittiği andan sarılmak için sizi bekleyen bir umudunuz olması ne güzel. Gün doğmadan neler doğar lafına hep inanmışımdır, hayatımın birçok döneminde anlık değişimler yaşadığım oldu. En karanlık nokta güneşin doğmaya yakın olduğu an sözü ne kadarda doğru. Aslında yaşadıklarımızı doğru okursak, hayatın iyi bir okuryazarı olabiliriz. Hayat bize yenilmeyi de öğretiyor en kritik anda hiç ummadığınız anda yenilmeyi öğrenir ve kazanmak için hırslanırsınız.

İnsanın başı derde girince sarıldıklarından biri umutken diğeri de yüce yaratıcı oluyor. Size kendiniz bile ihanet edebiliyorsunuz, yanlış seçimlerin arkasından dökülen gözyaşlarının tek tesellisi yaratıcı. Belki din gerçekten bir afyon belki de yaratıcı onun için yapmadıklarını senin önüne koyuyor, onun için yapmadıklarını bir insanoğlu için yapmana anında müdahale etmeyen yaratıcı bekler ve sana dersini verir, dersini aldıktan sonra ya kızarsın ya da bir kere daha şükran ile yönelirsin yaratıcıya. Bir arkadaşım bana sen hayatı ailen gibi görüyorsun, ama hayat ailen gibi değildir demişti ne de güzel laf, hayat ailemiz gibi değil, eğer iyi bir aileyseniz, kaplumbağa gibi hissetmenizi sağlar kendinizi, zor durumlarda sığınılacak olgudur aile. Bir kucak sizi dışlarken bir başka kucak ana kucağı, kardeş kucağı sizi kavrar, sarar.

Karadeniz’de batan gemiler olduğu gibi, batan gemilerin ticaretini yapanlarda vardır. Çoğu zaman kişilikli olmanın ön koşulu her yaptığı hareket sonrası başı dik dimdik durabilmektir. Dik durmanızı sağladığınız için kendinizle gurur duyduğunuz anlar vardır. Dik bir başla dolaşmak aslında hayatın mutluluğudur.

Pazartesi, Kasım 24, 2008

Gemi ile Çankaya'ya çıkılmaz


Bu ülkede Başbakan çocukları neler yapmadı ki, Televizyon aldılar, gemi aldılar, trafik kazasına isimleri karıştı. Yurtdışında okudular. Amerika gördüler Amerika. Olmadı gazeteci dövdüler. Her şeyi yapmaya hakları vardı ama Adnan Menderes ve Erdal İnönü’yü biraz örnek alsalardı. Böyle mi olurdu. Kimin bırakın oğulları yeğenleri bile bu ülkeyi hiç ettiler.

Şu İran Cumhurbaşkanına imreniyorum bunları görünce saygı duyasım geliyor, Ahmedinejad’ı görünce tam bir halk adamı diyorum sade ve gösterişsiz.

Tayip Erdoğan sana bu sefer kızmak, bağırmak istiyorum, İslamcıyım diye ortalıkta dolaşıyorsun, Kızın türbanlı diye yurtdışında okuttum diyorsun ama İslam’a ayıp ediyorsun Erdoğan İslam sadelik dini değil midir? Tamam, sende hayatı yaşa ama bu kadar da abartma Cennete gidecek sadece denizyolu yok.

Parayı nereden buldun diye sormayacağım, çünkü cevabını biliyorum. Birde senin kimlerden hediye aldığın beni ilgilendirmiyor, beni ilgilendiren senin İslami yanlış tanıtman, Bu lüksle senin İslam diniden esinlendiğine inanmam zor.

İslam Akif’ten şiirler okumak mıdır? İslam değil midir ki Komşusu açken Tok yatan bizden değildir diyen. Ben mi yanlış biliyorum nedir bu gösteriş Tayip Bey.

Tamam, kızını Amerika’da okuttun türbandı mesele, iyi de oğlun neden Amerika’da. Ajitasyon yapıyorsun da Gemiyi nereden buluyorsun. Eğer bu gemide hakkım geçtiyse hakkım haram olsun.

Hakkın yendiğinde üzülen bu vatandaşı Geminin güvertesinden düşürüp boğuyorsun. Herkese yakışırda lüks sana yakışmaz Erdoğan ne Kasımpaşalı olmaya ne de İslamcılığa yakışır Erdoğan.

Halktan gelip, lükse mi gidiyorsun Erdoğan halkın umutlarını neden bir gemi ile sulara gömüyorsun yapma Erdoğan. Çankaya’ya gemi ile çıkılmıyor.

21 Martta Onpunto'da yayınlandı

SEVMİYORUM SENİ SİNYOR TERİM 21.03.2007


Sayın Fatih hocam sayenizde Türkiye ilk olarak 1996 Avrupa Şampiyonasına gitti. 2000’de Galatasaray UEFA kupasını aldı, ama ey Fatih hocam bu başarıların bile seni sevmememe engel olamadı. Seni bir türlü sevemedim.

Başarılı olduğuna inandıkça medyaya göz kırpıp her yerde röportaj verdin, sevgi gösterilerinde bulundun, başarısızlıkta ise medyadan kaçtın, gördüğün gazeteciyi azarladın. İdmana almadın, basın toplantısı salonlarında beklettin. Beğenmediğin soruları soran gazetecileri mimledin. Demişsin ki Yunanistan maçını milli mesele haline getirmeyin, Sayın Hocam sen değil miydin, İsviçre ile oynadığımız ilk maçtan sonra bunu bir milli mesele haline getiren, maç sonrası arbede çıkmasını önleyemeyen. Hani şimdi de tartışıyorlar, Vestel Manisa maçında Ersun Yanal’ın olaylarını seyretmesini, peki sen neredeydin İsviçre maçında. Bak olayı yapan Kaleci antrenörü Metin Bayındır’dı Metin Bayındır istifa etti, ama Ersun hoca durmadı peki Mehmet Özdilek istifa ederken sen neredeydin.

Bir Avrupa kupası maçında kendi ülkenin hakemi Orhan Erdemir ile tartışıp tribünlere yollananda sendin. Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur lafına inat yurtdışında bir hakemle atışmayı bile başardın.



Başarıların ile aldığın gücü hep başka alanlarda kullandın, senin ne işin vardı Korkut Eken ile aynı kareye girdin, sen ki bir sporcusun idolsün böyle mi örnek olacaksın Türk gencine. Delikanlı tavırlarla astığım astık, kestiğim kestik yöntemi ile mi örneksin Fatih hocam.

Arda sakatlandı diye, Konya sporlu Özden’e serzenişte bulunmuşsun 1 Çuval inciri berbat ettin diye. Özden bilerek sakatladı Arda’yı da bir çuval inciri berbat etsin, neden böyle bir imaj veriyorsun yoksa kaybedilecek maçlardan sonra bak Arda olsaydı kazanacaktı mı diyeceksin. Sen ki rakibine maçta kafa atmaktan bile çekinmeyen bir oyuncuydun. Kazanınca o yokmuş bu yokmuş önemli değil biz 11 kişi çıkıyoruz diyen sen kaybedince Ahmet yoktu Mehmet yoktu diyebiliyorsun.

Lucescu Galatasaray’da Teknik direktör iken gönderileceği gündeme gelince, görevinin başında bulunan Teknik Direktöre saygılıyım deyip, adam gider gitmez Galatasaray’a Teknik direktör olmadın mı? Ersun Yanal’ın başarısız olmasını bekleyip, milli görev diye hemen Milli takımın başına geçende sendin.

Aynı Milli Takımı 1996 da bırakıp hemen bu başarı ile Galatasaray’a kapağı atan sen,2000 yılındaki başarından sonra daha büyüklerini görmeden hemen Galatasaray’dan Fiorentina’ya zıplamadın mı? Mil an’da başarısız olup ülkene Galatasaray’a dönen sen orada da Başarsız olup, Milli takımın başında olan yine sensin.

Çağrıldığın yöneticilik konferanslarında ahkâm kesende sen değil misin? Şimdi Fatih hoca son başarısızlık şansın Milli takımı Avrupa şampiyonasına götürmek için son şansın ona göre hareket et. Bu şansı iyi değerlendir. Başarılı olursan gülücükler saçar yeni konferanslarla paraya para deme, soluğu Milli takımda alırsın ama ya başarısız olursan o zaman işte bir ekol sona erebilir, televizyonlarda yorumcu olursun hocam.

SAYISAL GÜVENLİK TAMAMDA YA SÖZELİ 20.03.2007


İstanbul’un güvenlik açısından sayısal rakamlarda, diğer dünya şehirlerinin arkasında kalıyorsa, bu İstanbul’un güvenilir olduğunu göstermez.

Londra’dan Paris’ten daha az suç var diye övünerek güvenliği olduğumuzu ortaya koymak abesle iştigaldir. Ayrıca istatistik verilerine girmeyip, polise ulaşmayan eylemler ne olacak.

Polise güvenmediği, karakolu güvenli bulmadığı için karakola gitmeyen başvurmayan kişiler ki kanımca bunların sayısı oldukça fazladır. Bu kişiler ne olacak, haklarını bilmediği için başvuramayan insanlarımız ne olacak.

O güvenli dediğimiz İstanbul’da gündüz vakti en işlek sahil yollarında biri olan Sarıyer Sahil yolunda iki kişi hayatını yeni kaybetti. İstatistikte bu yoktur herhalde. Magandaları polisiye sınıfına sokmayan Sayın Valimiz bunu da dikkate almamıştır. Güvenli İstanbullumda Türkiye’nin büyük takımlarının maçlarına bıçakla girilip, İnönü stadında adam öldürülüyorsa o şehir güvenli midir?

Büyük maçlarda güvenliği rakip takım seyircisine yasak koyarak sağlayan valimiz ile Trafiğe çıkmayın diyerek trafiği çözmeye çalışan Emniyet müdürümüz ile güvenliğe koşuyoruz.. Elimizdeki istatistiksel veriler ile güvenliğe ulaşılmaz efendim.

Kaç kişiye yeni koruma sağladın, kaç cinayeti aydınlatınız, akşam eve ben bir vatandaş olarak güvenle gidebiliyor muyum diye bana sordun mu?

Sokaklarda yalnız başına evine gidemeyen kızlar var, Otobüs duraklarında akşamları eşleri babaları tarafından beklenen bayanlarımız var. Taksim’in ortasında maganda kurşununa kurban giden vatandaşlarımız var.

Bunlar veri değil midir? Bazı şeyler sayı ile anlatılmaz, bu hayatın birde sözeli vardır. Güvenli değiniz şehirde bir gazeteci gündüz vakti öldürülmedi mi?

Güvenli olduğumuzu başkalarının güvensizliğinden anlayacağımıza, kendi güvenimizden anlasak daha iyi olmaz mı? Ben başarılı valiyim bak sayılar öyle diyor demek çabasında mı acaba Muammer Güler, belki de son olaylar koltuğunu sallıyordur.

KİM HACİVAT KİM KARAGÖZ 20.03.2007


Hacivat ile Karagöz patentini almak için Yunanistan’ın yapmış olduğu başvuruyu takdirle karşılıyorum, sayelerinde bedava reklâmımız yapılıyor, bizim pazarlayamadığımız ürünleri kendileri hem bizim hem de kendileri adına pazarlama başarısı gösteriyorlar.

Adamlar akıllık edip, böyle bir yol seçmişler, olayın farkına varmışlar, dün konu ile ilgili çok güzel bir yazı vardı, Onpunto’da Handan Tay tarafından yazılan coğrafi işaretleme, bu yazı Onpunto ana sayfasında kendine yer bulmadı dün.

http://handantay.onpunto.com

Yunanistan ile çekişmemiz bir türlü bitmiyor, birbirine bu kadar çok benzeyen insanların bu kadar çok çekişme yaşaması garip. Aslında her iki ülke ortak projeler geliştirebilir, birlikte hareket edebilirler. Örneğin Turizmde Yunan adaları ve Türk adalarına karşılıklı turlar düzenlenebilir, feribot seferleri yapılabilir.

Yalnız Yunanlılar bu hızla giderse yakında Atatürk bizimdir demeye başlayacaklar, hâlbuki Atatürk’ün bayraklarına gösterdiği saygıyı bize göstermiş olsalardı, faydalı olurdu.

Bu Hacivat, karagöz başvurusu kabul edilecektir. Türkiye ve Yunanistan bu dünyanın Hacivat ve karagözüdür. Asıl kavga kimin daha Hacivat kimin daha Karagöz olduğudur.

Bu Yunanlılar işi biliyor, Avrupai bir zekâları var, işi şansa bırakıp lafla değil, icraatlarla bir yerlere varıyorlar. Belki onların sayesinde bizde bir gün ürünlerimize ve değerlerimize sahip çıkmayı öğreniriz.

Tarihi eserlerimizi yurtdışına kaçırtmakla akıllanmadık, şimdi değerlerimizin farklı yollar ile yurtdışına kaçırılmasını ve elimizden alınmasını seyrediyoruz. Bu topraklarda bizden evvel yaşayan milletler bu toprağın ürünlerine daha fazla sahip çıkarken, biz sadece ve sadece yaygara ile işin altından kalkmaya bakıyoruz.

Bence Yunanistan daha Hacivatsı bir duruş sergiliyor, Karagözü ise biz oynayalım. Tüm dünya eğlensin. Bu iki ülkenin maceraları önce bir kayayı paylaşamadılar, sonra aşlarını. Şimdi de yepyeni bir görev ile dünyaya aslında her iki ülkede atalarının Hacivat ve karagöz olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.

BAYRAMSIZ BAYRAMLARA DOĞRU


Türkiye’de her faaliyetimiz, kutlamalarımız bir tartışma konusu olmaya başladı. Yeni Yıla Kurban mı yoksa Yılbaşı mı diye bir çatışmaya başlarken yılın geri kalanında bizi bekleyen tartışmalar vardı.

Hep dışarıdaki tehlikelerden bahsediyoruz ama kendi renklerimizi de birer tehlike boyutuna getirmekte zorlanmıyoruz. Yılbaşında kurban mı, çam mı tartışmalarını geride bıraktıktan sonra sıra geldi Nevroza. Bahar bayramı artık bir bayramdan çok nerede kim ne eylem yapacak, hangi illerde provokasyon olacak kaygısına döndü.

23 Nisan çocuk bayramı meclisi kim 1 günlüğüne yönetecek derdine dönüştü. Bu sene yönetecek çocuğumuz İmam hatipliymiş efendim. Tartışma konumuz azdı ya bir de bunu ekleyelim dediler.

19 Mayıs’ta gündemimiz büyük ihtimal yeni Cumhurbaşkanı ve bu Cumhurbaşkanına karşı kutlama törenlerinde alınacak ya da alınmamış olan tavırlara yönelecek. 30 Ağustos Zafer Bayramında seçim öncesi gergin bir kutlama olacak. Genelkurmay başkanı yeni vereceği resepsiyonda, nasıl bir tavır içine girecek, Cumhurbaşkanı ile mesafesi ne olacak bu konuşulacak.

29 Ekim’de seçim arifesinde kim Cumhuriyetçi, kim gerici tartışmaları çıkacak Cumhuriyetimiz bu tartışmaların gölgesinde kalacak. Ortadoğu yeniden şekillenirken, Avrupa birliği yolunda ilerliyoruz derken, Türkiye gergin bir yıl ile karşı karşıya.

Türk’ün Türk’ten başka dostu yok lafı da yalan olmaya gidiyor. Bayramlarımızı kutlayamaz olduk. Bahar’ın gelişi ile gönlümüzde çiçekler yerine gerginlikler yer bulmaya başladı. Çocuklarımızın bayramlarını da tartışmalarımıza malzeme yaptık.

Gençlik ve Spor bayramımız yine büyüklerin gölgesinde geçecek, Zafer bayramında kutlanan zaferlerimiz yerine yeni tartışmalarımız, bu zaferle ulaştığımız Cumhuriyet bayramında ise yepyeni gerginliklerimiz olacak.

Hoşgörümüzü kaybederken, bu kayboluşu bayramlarımızda en mutlu günlerimizde göstermek ne kadar akla yatkın geliyor sizlere. Toplumsal gerginliklerimiz aslında sadece Futbol sahalarında değil her yerde ve her yerde inatla gruplaşmaya gidiyoruz, üstelik yeni çatışmalar yaratmak için.

Birbirimizi anlamaya bile çalışmadan sadece kendi doğrularımız üzerinde yürüyoruz, yakında aynı yolu bile kullanamayacağız. Büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız. Her günümüz birileri tehlikeli, bazıları için ise güç gösterisi.

19 Mart 2007'de yayınlandı.

Hafıza Kaydı

Blog Arşivi

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler

Yaban

Buraya bir daha gelmek istemiyorsan, kaybolan vaktin için özür dileriz, ancak tekrar tekrar geliyorsan ne mutlu bize
Web Analytics